
(Esra Hasnalçacı yazıyor...)
26 Eylül Türk Dil Bayramı’nın 94. yılında; dilimize, işimize, üretimimize ve geleceğimize yeniden bakmak
26 Eylül…
Benim için yalnızca takvimde yer alan anlamlı bir gün değil; bizi biz yapan değerlerden birini, Türkçemizi yeniden hatırlama ve onun geleceğimizdeki yerini düşünme günüdür.
Çünkü dil, yalnızca konuşmak ve anlaşmak için kullandığımız kelimelerden ibaret değildir. Dil; düşüncenin, kültürün, ticaretin, üretimin, bilginin, güvenin ve birlikte yaşama iradesinin taşıyıcısıdır. Bir toplum kendisini ne kadar doğru ve güçlü ifade edebiliyorsa, dünyaya da o ölçüde güçlü bir şekilde ulaşabilir.
26 Eylül 1932’de, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün katılımıyla Dolmabahçe Sarayı’nda Birinci Türk Dili Kurultayı’nın toplanması ve kurultayın açılış günü olan 26 Eylül’ün Dil Bayramı olarak kabul edilmesi, Türkçenin geleceği açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur. Bu karar, Türk dilinin araştırılması, geliştirilmesi, zenginleştirilmesi ve gelecek kuşaklara aktarılması iradesinin güçlü bir ifadesidir.
Bugün 94 yıl sonra aynı soruyu kendimize sormamız gerektiğine inanıyorum:
Türkçemizi yalnızca konuşuyor muyuz, yoksa onu geleceğin dünyasında daha güçlü bir değer hâline getirmek için kullanıyor muyuz?
Ben bu sorunun özellikle iş dünyası açısından önemli olduğunu düşünüyorum.
Çünkü ekonominin temelinde insan vardır. İnsanların birbirini doğru anlamadığı, kurumların kendisini doğru ifade edemediği, müşterinin ne istediğinin doğru anlatılamadığı, çalışan ile yönetimin aynı dili konuşamadığı bir ortamda sürdürülebilir başarıdan söz etmek kolay değildir.
İş dünyasında kullanılan her kelimenin bir karşılığı vardır.
Bir markanın müşterisine söylediği söz, bir şirketin çalışanına verdiği mesaj, bir yöneticinin ortaya koyduğu vizyon, bir girişimcinin yatırımcıya sunduğu proje, bir ihracatçının yabancı pazara taşıdığı marka değeri… Bütün bunların temelinde iletişim vardır.
İletişimin temelinde ise dil.
Bu nedenle Türkçeye sahip çıkmayı geçmişe duyulan bir vefa olarak değil, geleceğe yapılan stratejik bir yatırım olarak görüyorum.
Bugün Türkiye’nin üretim gücünü artırmaktan, ihracatını büyütmekten, markalarını dünyaya taşımaktan, teknoloji ve inovasyonda daha güçlü bir konuma gelmekten söz ediyoruz. Bütün bu hedeflerin yanında kendi dilimizin bilim, teknoloji, ekonomi ve iş dünyasında güçlü biçimde kullanılmasını da önemsemeliyiz.
Çünkü kendi kavramlarını üreten, kendi bilgisini kendi diliyle geliştirebilen ve dünyaya kendi diliyle de değer sunabilen toplumlar, yalnızca ekonomik anlamda değil, kültürel anlamda da daha güçlü bir gelecek kurabilir.
Türkçenin zenginliği burada bizim için büyük bir imkândır.
Ancak zengin bir dile sahip olmak tek başına yeterli değildir. O dili doğru kullanmak, geliştirmek, yeni kavramlarla zenginleştirmek ve çağın ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yaşatmak gerekir. Türk Dil Kurumunun günümüzde de Türkçenin korunması, geliştirilmesi ve kültürel mirasın gelecek kuşaklara aktarılması yönündeki çalışmalarını sürdürmesi bu açıdan önem taşımaktadır.
Ben özellikle iş dünyasında sade, anlaşılır, güçlü ve doğru Türkçe kullanımının verimliliği artırdığına inanıyorum.
Bazen bir toplantıda gereğinden fazla yabancı kelime kullanmak, anlatılmak isteneni daha değerli hâle getirmiyor.
Bazen karmaşık ifadeler, güçlü bir vizyonun önüne geçebiliyor.
Oysa açık konuşmak, doğru anlatmak ve karşı tarafın anlayabileceği bir dil kullanmak; güven oluşturmanın en önemli unsurlarından biridir.
Güven ise ekonominin görünmeyen sermayesidir.
Bir müşteri markasına güveniyorsa alışveriş yapar. Bir yatırımcı anlatılan projeye güveniyorsa yatırım yapar. Bir çalışan yöneticisinin söylediklerine güveniyorsa hedefe daha güçlü bağlanır. İş ortakları birbirini doğru anlıyor ve aynı hedefe inanıyorsa iş birliği büyür.
Dolayısıyla dilin ekonomiye doğrudan ve dolaylı etkisi vardır.
Doğru iletişim zaman kaybını azaltır, yanlış anlaşılmaları önler, kurumsal itibarı güçlendirir, müşteri ilişkilerini geliştirir ve iş süreçlerinin daha sağlıklı yürütülmesine katkı sağlar.
Bunun yanında Türkçenin güçlü kullanılması, Türkiye’nin marka değerine de katkı sunar.
Bugün dünyaya açılan Türk şirketleri yalnızca ürün ve hizmet ihraç etmiyor. Aynı zamanda Türkiye’nin kültürünü, yaşam biçimini, üretim anlayışını ve hikâyesini de dünyaya taşıyor.
Bir Türk markasının başarısı, yalnızca bilançosundaki rakamlardan ibaret değildir.
O markanın insanlara ne anlattığı, nasıl bir güven oluşturduğu ve Türkiye’yi nasıl temsil ettiği de önemlidir.
İşte bu nedenle 26 Eylül’ü ben biraz da “kendimizi nasıl anlattığımızı düşünme günü” olarak görüyorum.
Dilimize sahip çıkmak, dünyaya kapanmak değildir.
Tam tersine; dünyaya açılırken kendi kimliğimizi, kültürümüzü ve özgünlüğümüzü koruyabilmektir.
Başka dilleri öğrenmek, başka kültürlerle iletişim kurmak ve küresel dünyanın parçası olmak elbette büyük bir kazanımdır. Ancak küreselleşmenin bizi kendi dilimizden ve kültürümüzden uzaklaştırmasına izin vermeden, Türkçemizi de uluslararası iletişimin, bilimin, teknolojinin ve ticaretin güçlü bir parçası hâline getirmek hepimizin ortak sorumluluğudur.
Bunun için eğitimden üniversitelere, medyadan sanata, kamudan özel sektöre kadar herkesin üzerine düşen görevler olduğuna inanıyorum.
Özellikle gençlerimize büyük görev düşüyor.
Çünkü Türkçenin geleceği onların ellerinde şekillenecek.
Bugünün gençleri yarının girişimcileri, yöneticileri, bilim insanları, sanatçıları ve iş insanları olacak. Onların Türkçeyi doğru, bilinçli ve üretken kullanmaları; yalnızca dilimizin değil, Türkiye’nin düşünce ve üretim gücünün de geleceğini belirleyecek.
Benim açımdan 26 Eylül Türk Dil Bayramı’nın en önemli kazanımlarından biri de budur:
Dilimizi korumak kadar, onunla yeni şeyler üretebilme heyecanını diri tutmak.
Çünkü yaşayan dil, üreten dildir.
Yeni fikirlerin, yeni teknolojilerin, yeni girişimlerin ve yeni başarıların dili de güçlü olmalıdır.
Bugün Türkiye’nin ekonomisini daha rekabetçi, daha yenilikçi ve daha üretken hâle getirmek istiyorsak; ekonomik sermayemiz kadar insan sermayemize, kültürel sermayemize ve dil zenginliğimize de yatırım yapmalıyız.
26 Eylül bize geçmişimizi hatırlatırken aslında geleceğimizi de işaret ediyor.
1932’de Dolmabahçe’de başlayan o büyük dil yolculuğu, bugün yalnızca akademisyenlerin veya dil bilimcilerin konusu değildir. İş insanının, girişimcinin, öğrencinin, öğretmenin, gazetecinin, yöneticinin, çalışanın ve toplumun her ferdinin ortak meselesidir.
Ben inanıyorum ki güçlü Türkiye’nin yalnızca güçlü bir ekonomiye değil, güçlü bir iletişime, güçlü bir kültüre ve güçlü bir dile de ihtiyacı vardır.
Türkçemiz bizim geçmişimizden geleceğimize uzanan en güçlü köprülerimizden biridir.
O köprüyü korumak, sağlamlaştırmak ve yeni nesillere daha güçlü teslim etmek hepimizin görevidir.
Bu düşüncelerle 26 Eylül Türk Dil Bayramı’nı kutluyor; Türkçemizin bilimde, eğitimde, sanatta, teknolojide, ticarette ve iş dünyasında daha güçlü, daha üretken ve daha evrensel bir değer olarak yoluna devam etmesini diliyorum.
Dilimiz güçlü olsun ki düşüncemiz güçlü olsun.
Düşüncemiz güçlü olsun ki üretimimiz güçlü olsun.
Üretimimiz güçlü olsun ki Türkiye’nin geleceği daha güçlü olsun.
26 Eylül Türk Dil Bayramımız kutlu olsun.
