Şu anda piyasa verileri güncelleniyor. Lütfen kısa bir süre sonra tekrar deneyiniz.

İstanbul Kapalı
İstanbul hava durumu
18 °
  • ANASAYFA
  • ŞÖYLEŞİ
  • ATEŞE DOĞRU YÜRÜYENLER: İTFAİYECİLİK BİR MESLEKTEN ÇOK DAHA FAZLASIDIR

ATEŞE DOĞRU YÜRÜYENLER: İTFAİYECİLİK BİR MESLEKTEN ÇOK DAHA FAZLASIDIR

esra2

(Esra Hasnalçacı yazıyor...)

Bazı mesleklerin değerini anlatmak için uzun cümlelere gerek yoktur. Çünkü o mesleklerin anlamı, insan hayatının en zor anında ortaya çıkar. İtfaiyecilik de benim için tam olarak böyle bir meslektir. İnsanların yangından, tehlikeden ve felaketten uzaklaşmaya çalıştığı bir anda, birileri bütün riskleri göze alarak tehlikenin üzerine yürür. Herkesin kaçtığı yere onlar gider. İşte bu yüzden itfaiyecilik, yalnızca bir görev değil; cesaretin, fedakârlığın, disiplinin ve insan hayatına verilen değerin en güçlü göstergelerinden biridir.

İtfaiye Haftası’nı da bu anlayışla değerlendirmek gerektiğine inanıyorum. Bu hafta yalnızca itfaiyecilerimizi hatırladığımız, onları alkışladığımız bir hafta olmamalı. Aynı zamanda onların üstlendiği büyük sorumluluğu, toplumumuz ve iş dünyamız açısından taşıdığı değeri yeniden düşünmemiz gereken bir dönem olmalı. Çünkü itfaiye denildiğinde aklımıza sadece yangın söndürmek gelmemeli. İtfaiye; can güvenliği, afetlere hazırlık, risklerin önceden belirlenmesi, şehirlerin güvenliği, işletmelerin korunması ve ekonomik hayatın sürdürülebilirliği açısından da büyük önem taşıyor.

Bir yangının birkaç dakika içerisinde nelere mal olabileceğini hepimiz biliyoruz. Bir evin, bir iş yerinin, bir fabrikanın, bir deponun veya üretim tesisinin yıllar boyunca verilen emeklerle oluşturulduğunu düşünelim. Bir yangın yalnızca duvarları ve makineleri yakmaz. O işletmenin hayallerini, çalışanların emeğini, ailelerin geçim kaynaklarını ve üretim zincirini de etkileyebilir. Bu nedenle itfaiyenin müdahalesi, çoğu zaman yalnızca bir yangını söndürmek değildir; bir hayatı, bir aileyi, bir işletmeyi ve bazen de önemli bir ekonomik değeri ayakta tutmaktır.

İş dünyası açısından baktığımızda bu konu çok daha anlamlı bir hâle geliyor. Türkiye’nin üretmesi, yatırım yapması, istihdam oluşturması ve büyümesi elbette büyük önem taşıyor. Ancak bütün bunların sürdürülebilmesi için güvenli çalışma ortamlarına da ihtiyacımız var. Yangın güvenliği, afetlere hazırlık ve risk yönetimi bu nedenle işletmelerimizin temel sorumluluklarından biri olmalıdır. Yangın çıktıktan sonra ne yapacağımız kadar, yangın çıkmadan önce hangi tedbirleri aldığımız da önemlidir. Çünkü gerçek başarı, felaket meydana geldiğinde kahraman olmak kadar, felaket meydana gelmeden önce gerekli önlemleri almaktır.

Bugünün itfaiyeciliği de geçmişteki anlayışın çok ötesindedir. Modern itfaiye teşkilatları yalnızca yangınlara müdahale etmiyor; arama-kurtarma faaliyetlerinden trafik kazalarına, afetlerden tehlikeli maddelere kadar çok farklı alanlarda görev üstleniyor. Bunun yanında eğitim, denetim, bilinçlendirme ve önleyici tedbirler de itfaiyeciliğin önemli parçaları hâline geliyor. Yani itfaiye, aslında yangın çıktıktan sonra devreye giren bir kurumdan çok daha fazlasıdır. Yangının hiç çıkmaması için alınan tedbirlerin de önemli bir parçasıdır.

Türkiye’de itfaiyeciliğin köklü bir geçmişe sahip olması da ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. İstanbul İtfaiyesi’nin tarihçesine baktığımızda 1714 yılında Tulumbacı Ocağı’nın kurulmasıyla düzenli teşkilatlanmanın önemli bir adımının atıldığını görüyoruz. Bugün ise itfaiye teşkilatlarımız, gelişen teknoloji, modern araçlar, eğitimli personel ve uzmanlaşmış ekiplerle çok daha kapsamlı bir görev anlayışıyla hizmet veriyor. Bu köklü geçmiş, bize bir şeyi açıkça gösteriyor: Şehirler büyüdükçe, sanayi geliştikçe, binalar yükseldikçe ve ekonomik faaliyetler çeşitlendikçe itfaiyenin önemi de aynı ölçüde artıyor.

Bana göre burada toplum olarak hepimizin üzerine düşen bir sorumluluk var. İtfaiyecileri yalnızca yangın çıktığında hatırlamamalıyız. Onların uyarılarını, tavsiyelerini ve güvenlik konusunda ortaya koydukları hassasiyeti günlük hayatımızın bir parçası hâline getirmeliyiz. İşletmelerimizde yangın güvenliğini bir formalite olarak değil, çalışanlarımızın ve işletmelerimizin geleceğini koruyan bir yatırım olarak görmeliyiz. Çalışanlarımızı eğitmeli, yangın ekipmanlarımızın bakımını düzenli yaptırmalı, acil çıkışlarımızı kontrol etmeli ve riskleri daha ortaya çıkmadan fark etmeye çalışmalıyız.

Çünkü güvenlik bir maliyet değildir. Güvenlik, geleceğe yapılan yatırımdır.

Bir işletmenin güçlü olması yalnızca bilançosunun güçlü olmasıyla ölçülmez. Çalışanına, müşterisine, üretimine ve bulunduğu topluma ne kadar güvenli bir ortam sunduğu da onun gücünün göstergesidir. Aynı şekilde güçlü şehirler yalnızca büyük binaları ve gelişmiş altyapılarıyla değil, afetlere ve acil durumlara ne kadar hazırlıklı olduklarıyla da değerlendirilmelidir.

Ve bütün bunların merkezinde insan vardır.

İtfaiyeciliğin benim gözümde en değerli tarafı da budur. Çünkü bu mesleğin merkezinde bina, makine veya mal değil; insan hayatı vardır. Bir itfaiyeci yanan bir binaya girdiğinde içeride kimin olduğunu bilmeyebilir. Bir çocuğun, yaşlı bir insanın, bir çalışanın veya hiç tanımadığı birinin hayatını kurtarmak için kendi hayatını riske atabilir. Bunu yaparken çoğu zaman arkasında alkış bekleyen bir anlayış yoktur. Sadece görev bilinci vardır.

Belki de bu nedenle itfaiyeciliğin gerçek anlamı, yangının büyüklüğünden çok insan hayatına verilen değerle ölçülmelidir.

Hepimiz hayatımızın bir döneminde bir itfaiye aracının sirenini duyduk. Trafikte ilerleyen o araçların içindeki insanların birkaç dakika sonra nasıl bir manzarayla karşılaşacağını çoğu zaman bilmiyoruz. Belki yanan bir ev, belki bir fabrika, belki mahsur kalmış bir insan, belki de bir trafik kazası… Biz sadece sireni duyuyoruz. Onlar ise o sirenin çağrısına hayatlarını ortaya koyarak cevap veriyor.

Bu nedenle İtfaiye Haftası’nda sadece “iyi ki varsınız” demekle yetinmemeliyiz. Onların görevini kolaylaştıracak bir toplum olmayı da başarmalıyız. Yangın güvenliğine dikkat etmeli, itfaiye araçlarına yol vermeli, gereksiz ihbarlarla sistemin yükünü artırmamalı, çocuklarımızı ve çalışanlarımızı yangın konusunda bilinçlendirmeli ve en önemlisi “bana bir şey olmaz” anlayışından vazgeçmeliyiz.

Çünkü yangın, deprem ve diğer afetler ne zaman geleceğini haber vermez. Ancak biz hazırlıklı olabiliriz.

İş dünyamızın da bu konuda üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesi gerektiğine inanıyorum. Üretim yapan, istihdam sağlayan, ülke ekonomisine katkı sunan her işletme, aynı zamanda çalışanlarının can güvenliğinden de sorumludur. Yangın ve afet güvenliği konusunda yapılacak her yatırım, aslında insanımıza, işletmemize ve ülkemizin geleceğine yapılan bir yatırımdır.

İtfaiyecilerimizin değerini yalnızca onların ateşin içine girdiği günlerde değil, her gün hatırlamalıyız. Çünkü onlar, bizim en zor anımızda yanımızda olmak için varlar. Bizim görevimiz ise onların müdahale etmek zorunda kalacağı riskleri mümkün olduğunca azaltmak.

Ben bu vesileyle gece gündüz demeden görev yapan, insanların hayatını kurtarmak için kendi hayatını riske atan bütün itfaiyecilerimizin önünde saygıyla eğiliyorum. Görev başında hayatını kaybeden kahramanlarımızı rahmet ve minnetle anıyor, ailelerine sabır diliyorum. Bugün görev yapan bütün itfaiye teşkilatlarımıza ise sağlık, güç ve kolaylık diliyorum.

İtfaiye Haftası bana göre takvimde yer alan sıradan bir hafta değildir. Bu hafta bize çok önemli bir gerçeği hatırlatıyor:

İnsan hayatı her şeyden değerlidir.

Ve o hayatı korumak için ateşe doğru yürüyen insanlar olduğu sürece, toplum olarak kendimizi daha güvende hissediyoruz.

Onların cesareti bizim güvenimiz, onların emeği bizim huzurumuzdur.

Bu yüzden bugün bir kez daha söylüyorum:

İyi ki varsınız. İyi ki ateşe karşı duran, insan hayatını her şeyin üzerinde tutan itfaiyecilerimiz var.

İtfaiye Haftası kutlu olsun.

Görev başındaki tüm itfaiyecilerimize minnet ve saygılarımla…İstanbul’un Kalabalığında Bir Sığınak: Tarabya Vilayetler Evi

İstanbul’a iş toplantısı, fuar, zirve veya çeşitli iş programları nedeniyle her gittiğimde, konaklama konusunda kendimi şanslı hissettiğim özel bir adres vardır: Tarabya Vilayetler Evi.

Türkiye’nin farklı şehirlerinde, özellikle büyük merkezlerde Vilayetler Evi’nin sunduğu konaklama anlayışını bilen biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Buralar yalnızca konaklama yapılan yerler değildir. İnsan kendisini bir otel müşterisi gibi değil, misafir gibi hisseder. Aradaki fark da tam olarak burada başlar.

Ancak Tarabya Vilayetler Evi’nin benim için ayrı bir yeri var.

Çünkü İstanbul başka bir şehirdir.

İstanbul’a Anadolu’dan gelen bir insan için iş yoğunluğu, toplantılar, trafik, kalabalık, zamanla yarışmak ve günün temposu bazen başlı başına bir yorgunluk sebebidir. Gün içerisinde onlarca insanla görüşür, bir toplantıdan diğerine yetişir, şehrin trafiğinde saatler geçirirsiniz. Akşam olduğunda ise insanın aradığı artık sadece bir oda değildir.

İnsan biraz nefes almak ister.

İşte Tarabya Vilayetler Evi tam da bu noktada farklılaşır.

Günün sonunda o kapıdan içeri girdiğinizde İstanbul’un gürültüsü sanki biraz geride kalır. Hele denize karşı bir odada veya ortak yaşam alanlarında birkaç dakika durup Boğaz’ın sakinliğine baktığınızda, günün bütün telaşının yavaş yavaş üzerinizden çekildiğini hissedersiniz.

Çarşaf gibi uzanan denizin üzerinde İstanbul’un ışıklarıyla baş başa kalmak, insana yalnızca güzel bir manzara sunmaz; zihnini de dinlendirir.
Bazen bir şehrin en büyük lüksü, sessizliğidir.

Tarabya’da benim için bu sessizlik, İstanbul’un tam ortasında yakalanmış özel bir huzur alanıdır.

Fakat Vilayetler Evi’ni değerli kılan yalnızca konumu, manzarası veya fiziksel şartları değildir. Bence asıl kıymet, insana kendisini evinde hissettiren o samimi atmosferdedir.

Personelin güler yüzü, yaklaşımı, misafire karşı gösterdiği ilgi ve sahiplenme duygusu, konaklamayı sıradan bir hizmet ilişkisinin dışına taşır.

Çünkü konaklama sektöründe hizmet önemlidir; fakat insanın gönlüne dokunan şey çoğu zaman hizmetin nasıl verildiğidir.

Bir tebessüm…
Bir “Hoş geldiniz”…
İhtiyacınız olduğunda gösterilen küçük bir ilgi…
Kendinizi yabancı hissetmemeniz için ortaya konan samimi bir yaklaşım…

Bunların maddi bir karşılığı ölçülemese de bir kurumun itibarı açısından çok büyük bir değeri vardır.

Ben Tarabya Vilayetler Evi’nde bunu hissediyorum.

Anadolu’dan İstanbul’a gelen bir iş insanı olarak günün sonunda oraya döndüğümde, kendimi yalnızca bir tesiste konaklayan misafir gibi değil, kapısı açılan bir evin misafiri gibi hissediyorum.

Türkiye’nin farklı noktalarında bulunan Vilayetler Evleri’nin aile ortamını, güven duygusunu ve konforunu önemli buluyorum. Bu anlayışın, kamuya ait bir konaklama tesisinin çok daha ötesinde bir anlam taşıdığı kanaatindeyim.
Çünkü şehirler büyüyor, hayat hızlanıyor, iş dünyası sürekli hareket ediyor.

Toplantılar, fuarlar, zirveler, seyahatler ve programlar birbirini takip ediyor.

Böyle bir hayatın içerisinde insanın en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri de kendisini güvende ve huzurlu hissedebileceği bir ortam.
İşte Vilayetler Evleri bu açıdan çok kıymetli bir misyon üstleniyor.

Tarabya Vilayetler Evi ise bu misyonu İstanbul’un eşsiz atmosferiyle buluşturan özel bir adres olarak hafızamda yer ediyor.
Bana göre bir konaklama yerini özel yapan yalnızca kaç yıldızlı olduğu, kaç odasının bulunduğu ya da hangi imkânlara sahip olduğu değildir.

Asıl mesele, insanda nasıl bir duygu bıraktığıdır.

Sabah ayrılırken “Yine geleceğim” dedirtiyorsa…
Akşam döndüğünüzde “İyi ki buradayım” hissini veriyorsa…
İstanbul’un karmaşasından sonra size birkaç saatliğine de olsa huzur verebiliyorsa…
Orası sizin için artık yalnızca bir konaklama adresi değildir.

Bir alışkanlıktır.
Bir güven noktasıdır.
Hatta zamanla bir dost mekânına dönüşür.
Benim için Tarabya Vilayetler Evi biraz da böyle.

İstanbul’a her gelişimde şehrin temposuna karışıyorum. İşimin, toplantılarımın ve programlarımın peşinden koşuyorum. Fakat günün sonunda Tarabya’ya döndüğümde, İstanbul’un başka bir yüzüyle karşılaşıyorum.

Daha sakin…
Daha dingin…
Daha insani…

Denizin üzerinde uzanan o eşsiz manzara, günün yorgunluğunu sessizce alıp götürüyor.

Ve insan bir kez daha anlıyor:

Bazen iyi bir konaklama, yalnızca iyi bir yatak ve güzel bir oda değildir. Bazen iyi bir konaklama, insanın ruhuna iyi gelen bir duraktır.

Tarabya Vilayetler Evi benim için tam olarak böyle bir durak.

Anadolu’dan İstanbul’a iş için gelenlerin, şehrin yoğunluğu içerisinde kendilerine ait küçük bir nefes alanı arayanların, güveni, samimiyeti ve aile sıcaklığını önemseyenlerin kıymetini daha iyi anlayabileceği bir yer.

Bu nedenle Tarabya Vilayetler Evi’nden söz ederken yalnızca bir konaklama tesisinden söz etmiyorum.

İstanbul’un kalabalığında huzuru, iş hayatının yoğunluğu içinde samimiyeti ve uzak bir şehirde ev sıcaklığını bulduğum özel bir adresten söz ediyorum.

Ve belki de bu yüzden İstanbul’a her gelişimde yolum yeniden Tarabya’ya düşüyor.

Çünkü bazı mekânlar yalnızca sizi ağırlamaz.

Size iyi gelir.

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?