
(Esra Hasnalçacı yazıyor...)
Ben iş dünyasına yalnızca rakamların, bilançoların, kârların, yatırımların ve büyüme oranlarının penceresinden bakmıyorum.
Çünkü bana göre gerçek başarı, kazandığımız paranın miktarından çok, o kazancın topluma ne kattığıyla ölçülmelidir.
Bir şirket büyürken insan da büyüyorsa, çalışan kendisini değerli hissediyorsa, kadın kendisine bir yol açabiliyorsa, genç geleceğe umutla bakabiliyorsa, erkek değişimin dışında kalmayıp sorumluluk alıyorsa ve bütün bunların sonunda toplum biraz daha adil, biraz daha eşit ve biraz daha yaşanabilir hale geliyorsa işte orada gerçek bir başarıdan söz edebiliriz.
Tam da bu nedenle Münteha Adalı’nın kurduğu Sosyal Fabrika’yı önemli buluyorum.
Çünkü Sosyal Fabrika bana göre klasik anlamda bir sosyal sorumluluk projesinden çok daha fazlasıdır.
Bir düşünce biçimidir.
Bir iş yapma kültürüdür.
Bir toplumsal dönüşüm çağrısıdır.
Ve belki de en önemlisi, iş dünyasına “Siz yalnızca para kazanmak için mi varsınız?” sorusunu soran cesur bir anlayıştır.
Münteha Adalı’nın kendi anlatımında Sosyal Fabrika’nın temelinde Mustafa Kemal Atatürk’ten alınan çok güçlü bir ilham var. Atatürk’ün fabrika ve işletmeleri yalnızca üretim yapılan yerler olarak değil; araştırmanın, eğitimin, sanatın, sporun ve sosyal hayatın bir arada olduğu yaşam alanları olarak değerlendiren yaklaşımı, Sosyal Fabrika’nın düşünsel temelini oluşturuyor. Adalı’nın buradan hareketle ortaya koyduğu fikir ise son derece net: Her işletme aynı zamanda bir değişim elçisi olmalıdır.
Ben bu düşüncenin Türkiye’nin iş dünyası için çok önemli olduğuna inanıyorum.
Çünkü bugün artık şirketlerin yalnızca “ne ürettiği” değil, “nasıl bir değer ürettiği” de önemlidir.
Bir şirketin bilançosunda kâr yazabilir.
Ama o şirketin toplumun hafızasında bıraktığı değer nedir?
Çalışanının hayatına ne katmıştır?
Kadının önünü açmış mıdır?
Gençlere fırsat vermiş midir?
Mavi yakalının sesini duymuş mudur?
Beyaz yakalı ile mavi yakalı arasındaki görünmez duvarları azaltmış mıdır?
Çocuklara, sanata, kültüre, eğitime ve toplumsal dayanışmaya ne bırakmıştır?
Bence asıl sorular bunlardır.
İşte Sosyal Fabrika bu soruları iş dünyasının önüne koyuyor.
Münteha Adalı’nın 2018’den bu yana Sosyal Fabrika – Toplumsal Dönüşüm Platformu çatısı altında yürüttüğü çalışmalar; iş dünyası ile sivil toplumu bir araya getirmeyi, kapsayıcılığı ve çeşitliliği desteklemeyi, toplumsal etki yaratacak projeler geliştirmeyi hedefliyor. Bu çatı altında Sosyal Etki Zirvesi, Erkekler Konuşuyor, Sözü Olan Kadınlar, Mavi Yaka & Beyaz Yaka Hikâyeleri, Genç Etkisi, Yarının Renkleri Çocuklarımız ve sanat odaklı çalışmalar gibi birbirinden farklı projelerin bulunması da Sosyal Fabrika’nın toplumun farklı kesimlerine dokunma iddiasını ortaya koyuyor.
Ben özellikle “Erkekler Konuşuyor” projesine dikkat çekmek istiyorum.
Çünkü toplumsal cinsiyet eşitliği denildiğinde çoğu zaman yalnızca kadınların konuştuğu bir alan ortaya çıkıyor.
Oysa bu mümkün değil.
Kadınların hayatını etkileyen toplumsal kodların önemli bir bölümünü erkekler de taşıyor.
Dolayısıyla değişimin içinde erkeklerin de olması gerekiyor.
Ben kadınların güçlenmesini savunurken erkeklerin geriye çekilmesini istemiyorum.
Tam tersine erkeklerin de daha fazla sorumluluk almasını istiyorum.
Kadının güçlenmesi erkeğin güç kaybetmesi değildir.
Kadının yükselmesi erkeğin aşağıya inmesi değildir.
Kadının özgürleşmesi erkeğin özgürlüğünü azaltmaz.
Tam tersine, eşitlik hem kadını hem erkeği özgürleştirir.
Çünkü erkeklerin de toplumun kendilerine biçtiği kalıplardan kurtulmaya ihtiyacı vardır.
“Erkek güçlü olmak zorundadır.”
“Erkek ağlamaz.”
“Erkek hata yapmaz.”
“Erkek her şeyi bilir.”
“Erkek ailesinin bütün yükünü tek başına taşır.”
Bu kalıplar da insanı yoruyor.
Dolayısıyla toplumsal dönüşüm yalnızca kadınların önündeki engelleri kaldırmak değil, erkeklerin de üzerindeki yanlış yükleri azaltmaktır.
Münteha Adalı’nın çalışmalarında benim en değerli bulduğum noktalardan biri de tam burada ortaya çıkıyor. Kendisinin ifade ettiği gibi, toplumsal cinsiyet eşitliği için erkeklerin de konuşması, kendi rollerini ve toplumsal kodları sorgulaması gerekiyor.
Ben buna “birlikte iyileşmek” diyorum.
Kadınla erkeği birbirine rakip haline getirmeden.
Birini diğerinin karşısına koymadan.
Birinin başarısını diğerinin kaybı olarak görmeden.
Çünkü Türkiye’nin buna ihtiyacı yok.
Türkiye’nin ihtiyacı kadın ve erkeğin aynı masada birlikte karar verebildiği bir çalışma kültürüdür.
Türkiye’nin ihtiyacı gençlerin fikirlerinin dinlendiği bir gelecek anlayışıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı mavi yakalının emeği ile beyaz yakalının bilgisinin birbirinden üstün görülmediği bir iş dünyasıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı şirketlerin sadece hissedarına değil, çalışanına, müşterisine, çevresine ve topluma karşı da sorumluluk hissetmesidir.
İşte Sosyal Fabrika’nın anlamını ben burada görüyorum.
Bir fabrikanın sadece ürün üretmediğini, değer de üretebileceğini anlatıyor.
Bir şirketin sadece istihdam yaratmadığını, umut da yaratabileceğini söylüyor.
Bir yöneticinin sadece hedef koymadığını, kültür de oluşturduğunu hatırlatıyor.
Bir iş insanının sadece yatırım yapmadığını, toplumsal geleceğe de yatırım yapabileceğini gösteriyor.
Münteha Adalı’nın “Hikâyesi olmayanın felsefesi, felsefesi olmayanın hikâyesi olmaz” yaklaşımı da bana göre bu düşüncenin özünü anlatıyor.
Çünkü her şirketin bir hikâyesi vardır.
Ama önemli olan o hikâyenin yalnızca kurucusunu değil, çalışanını ve toplumu da içine alabilmesidir.
Ben artık yeni nesil iş dünyasının başarı ölçüsünün yalnızca “ne kadar kazandık?” sorusundan ibaret olmayacağına inanıyorum.
Bunun yanına mutlaka şu soruyu koymalıyız:
“Ne kadar değer yarattık?”
Çünkü para kazanmak bir sonuç olabilir.
Ama değer yaratmak bir mirastır.
Bugün bir şirket kapanabilir.
Bir marka el değiştirebilir.
Bir yönetici görevinden ayrılabilir.
Bir bilanço değişebilir.
Ama insanlara dokunan bir kurum kültürü nesiller boyunca yaşamaya devam eder.
Sosyal Fabrika’nın benim açımdan en güçlü tarafı da işte budur.
İş dünyası ile toplumsal faydayı birbirinin alternatifi olarak görmemesi.
Tam tersine, ikisini aynı masaya oturtması.
Kadını merkeze alırken erkeği dışlamaması.
Genci geleceğin sahibi olarak görürken bugünün deneyimini reddetmemesi.
Mavi yakalının emeğini beyaz yakalının bilgisiyle buluşturması.
Çocuğun hayalini yetişkinlerin sorumluluğuyla bir araya getirmesi.
Sanatı, kültürü, eğitimi, girişimciliği ve ekonomiyi birbirinden koparmaması.
Ben Türkiye’nin geleceğinde tam da böyle bir iş dünyası görmek istiyorum.
Kazanan ama paylaşan.
Büyüyen ama büyütmeyi bilen.
Yatırım yapan ama insanı unutmayan.
Rekabet eden ama dayanışmayı kaybetmeyen.
Kadını güçlendiren ama erkeği dışlamayan.
Erkeği sorumluluğa davet eden ama kadının mücadelesini küçümsemeyen.
Çünkü gerçek dönüşüm, bir tarafın diğerini yenmesiyle değil, iki tarafın birbirini anlamasıyla başlar.
Bugün Sosyal Fabrika’nın ortaya koyduğu anlayışın daha fazla şirkete, daha fazla yöneticiye ve daha fazla iş insanına ulaşmasını diliyorum.
Her fabrikanın bir sosyal vicdanı,
her şirketin bir toplumsal hikâyesi,
her yöneticinin bir insanlık sorumluluğu,
her yatırımın da bir gelecek hesabı olması gerektiğine inanıyorum.
Münteha Adalı’nın kurduğu Sosyal Fabrika bana göre tam da bunu söylüyor:
Üretmek yetmez.
Değer üretmek gerekir.
Büyümek yetmez.
Birlikte büyümek gerekir.
Konuşmak yetmez.
Harekete geçmek gerekir.
Kadını desteklemek yetmez.
Erkeği de değişimin parçası yapmak gerekir.
Şirket kurmak yetmez.
Topluma dokunan kurumlar kurmak gerekir.
Ben Türkiye’nin geleceğini böyle bir anlayışta görüyorum.
Kadının güçlü olduğu,
erkeğin sorumluluk aldığı,
gençlerin cesaret bulduğu,
emeğin değer gördüğü,
farklılıkların zenginlik kabul edildiği,
iş dünyasının toplumdan kopmadığı,
ekonominin insanı unutmadan büyüdüğü bir Türkiye…
Çünkü benim için gerçek kalkınma yalnızca milli gelirin artması değildir.
Gerçek kalkınma, insanın değerinin artmasıdır.
Ve gerçek başarı, geride bıraktığımız rakamlarla değil, geride bıraktığımız insanlarla ölçülür.
İşte bu nedenle Sosyal Fabrika’yı yalnızca bir sosyal sorumluluk projesi olarak değil, Türkiye’nin iş dünyasına yöneltebileceğimiz çok önemli bir soru olarak görüyorum:
“Ürettiğiniz şey yalnızca bir ürün mü, yoksa geleceğe bırakacağınız bir değer mi?”
Benim cevabım belli.
Geleceğin şirketleri yalnızca ürün ve hizmet üretmeyecek.
Geleceğin şirketleri insan, umut, fırsat, eşitlik ve toplumsal değer de üretecek.
Ve o geleceği kadınlar da erkekler de birlikte kuracak.
Çünkü değişimin cinsiyeti yoktur.
Değişimin insanı vardır.
Ve Türkiye’nin ihtiyacı, iş dünyasının insanı yeniden merkeze aldığı bir gelecekten başka bir şey değildir.
