
(Esra Hasnalçacı yazıyor...)
13 Ekim 1923 – 13 Ekim 2026 | Ankara’nın Başkent Oluşunun 103. Yıl Dönümü
Bazı şehirler vardır; yalnızca coğrafyada bir yer tutmaz, bir milletin kaderinde, hafızasında ve geleceğe yürüyüşünde belirleyici bir rol üstlenir. Ankara da bizim için böyle bir şehirdir. O, yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti değil; bağımsızlık iradesinin, millî egemenliğin, kalkınma idealinin ve geleceğe duyulan inancın simgesidir.
13 Ekim 1923’te Ankara’nın başkent ilan edilmesi, Türk milletinin tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biridir. Bu karar, Millî Mücadele’nin ruhunu taşıyan bir milletin, kendi geleceğini kendi iradesiyle şekillendirme kararlılığının güçlü bir ifadesidir. Aradan geçen 103 yılın ardından Ankara’ya baktığımızda yalnızca geçmişin izlerini değil, Türkiye’nin yarınlarına yön veren büyük bir vizyonu da görüyoruz.
Benim için Ankara’nın anlamı, resmî kurumların bulunduğu bir başkent olmanın çok ötesindedir. Ankara; zor şartlar altında umudunu kaybetmeyen bir milletin yeniden ayağa kalkışını, yokluklardan imkânlar üretmesini ve kendi gücüne inanarak geleceğini inşa etmesini temsil eder.
Çünkü başkent olmak, yalnızca bir şehrin merkez seçilmesi değil; bir milletin geleceğe hangi istikamette yürüyeceğini ilan etmesidir.
Ankara’nın ruhunda bağımsızlık, temelinde üretim vardır
Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde verilen Millî Mücadele, yalnızca askerî bir zaferle sonuçlanmadı. Aynı zamanda siyasî, ekonomik ve toplumsal bağımsızlığın temellerini atan büyük bir dönüşümün kapısını açtı.
Bu dönüşümün merkezinde yer alan Ankara, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren devletin yeniden yapılanmasına, eğitimden sanayiye, ulaştırmadan ticarete kadar pek çok alanda atılan adımlara ev sahipliği yaptı.
Cumhuriyet’in ekonomik bağımsızlık anlayışı, bize çok önemli bir gerçeği hatırlatıyordu: Siyasî bağımsızlığın kalıcı olması, ekonomik bağımsızlığın güçlendirilmesiyle mümkündür. Üreten, geliştiren, teknolojiye yatırım yapan, girişimcisini destekleyen ve insan kaynağını güçlendiren bir ülke, geleceğini de kendi elleriyle şekillendirir.
Bugün Türkiye’nin ekonomik hedeflerini konuşurken bu tarihî gerçeği yeniden hatırlamak zorundayız. Çünkü kalkınma, yalnızca büyüme rakamlarından ibaret değildir. Kalkınma; istihdam yaratmak, katma değer üretmek, ihracatı geliştirmek, gelir dağılımında adaleti gözetmek ve refahı toplumun bütün kesimlerine yayabilmektir.
Ankara’nın 103 yıllık başkentlik hikâyesi, bize tam da bu sorumluluğu hatırlatmaktadır.
Ekonomik bağımsızlığın yolu güçlü iş dünyasından geçiyor
Bugün Türkiye, küresel ekonomide rekabetin yoğunlaştığı, teknolojik dönüşümün hızlandığı ve üretim modellerinin yeniden şekillendiği bir dönemden geçiyor. Dijitalleşme, yapay zekâ, yeşil dönüşüm, enerji güvenliği ve sürdürülebilir üretim artık yalnızca geleceğin başlıkları değil; bugünün ekonomik gerçekleridir.
Böylesi bir dönemde iş dünyamıza düşen sorumluluk büyüktür.
Sanayicimizden ihracatçımıza, KOBİ’lerimizden girişimcilerimize, yatırımcılarımızdan genç iş insanlarımıza kadar her kesimin Türkiye’nin üretim gücüne katkı sunması gerekiyor. Rekabet gücümüzü artırmak, teknolojiyi üretimin merkezine yerleştirmek, nitelikli istihdamı büyütmek ve uluslararası pazarlarda daha güçlü bir konum elde etmek zorundayız.
Ben inanıyorum ki Türkiye’nin en büyük zenginliği, yalnızca sahip olduğu doğal kaynaklar veya coğrafi avantajlar değildir. Asıl gücümüz; çalışkan insanımız, girişimci ruhumuz, üretme kabiliyetimiz ve zor zamanlarda çözüm geliştirebilme irademizdir.
Ankara’nın başkent oluşuyla simgeleşen bağımsızlık anlayışını, bugün ekonomik alanda da aynı kararlılıkla yaşatmalıyız. Kendi teknolojisini geliştiren, kendi markalarını dünyaya taşıyan, nitelikli üretimle değer yaratan ve gençlerine fırsat sunan bir Türkiye, Cumhuriyet’in kalkınma idealini geleceğe taşıyacaktır.
Burada kamu ile özel sektör arasındaki iş birliğinin önemini de özellikle vurgulamak istiyorum. Öngörülebilir ekonomi politikaları, hukuki güven, yatırım ortamının güçlendirilmesi, finansmana erişimin kolaylaştırılması ve eğitim ile iş dünyası arasındaki bağların kuvvetlendirilmesi, sürdürülebilir kalkınmanın temel şartlarıdır.
Devletin yol gösterici ve kolaylaştırıcı rolüyle özel sektörün girişimci dinamizmi bir araya geldiğinde, Türkiye’nin potansiyelini çok daha güçlü bir şekilde ortaya koyabileceğine inanıyorum.
Ankara, yalnızca bugünün değil, yarının da başkenti olmalı
Ankara’yı değerlendirirken onu sadece siyasetin ve bürokrasinin merkezi olarak görmek, bu büyük şehrin potansiyelini eksik okumak olur.
Savunma sanayisinden yazılıma, üniversitelerden araştırma merkezlerine, sağlık teknolojilerinden ileri üretime kadar pek çok alanda önemli bir birikime sahip olan Ankara, Türkiye’nin teknoloji ve inovasyon merkezlerinden biri olma kapasitesini taşımaktadır.
Bu potansiyelin daha ileriye taşınması için üniversitelerimizin bilimsel üretimini sanayiyle buluşturmalı, girişimcilerimizin önünü açmalı ve araştırma-geliştirme yatırımlarını artırmalıyız. Gençlerimizin yalnızca iş arayan değil, iş kuran, teknoloji geliştiren ve dünyaya açılan bireyler olmasını sağlamalıyız.
Ankara’nın geleceği; akıllı şehircilik, sürdürülebilir ulaşım, çevreye duyarlı üretim, nitelikli yaşam alanları ve güçlü bir girişimcilik ekosistemiyle şekillenmelidir. Başkentimizin tarihî kimliğini korurken çağın gereklerine uyum sağlaması, hem Türkiye hem de gelecek nesiller açısından büyük önem taşımaktadır.
Çünkü bir başkentin büyüklüğü, yalnızca sahip olduğu kurumlarla değil; insanına sunduğu imkânlarla, ürettiği değerlerle ve geleceğe duyduğu güvenle ölçülür.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında yeni bir sorumluluk
Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında artık yalnızca geçmişte elde ettiğimiz başarılarla yetinemeyiz. Tarihimizden güç almalı, ancak gözümüzü geleceğe çevirmeliyiz.
Daha rekabetçi bir ekonomi, daha güçlü bir sanayi, daha yüksek teknolojiye dayalı üretim, daha fazla ihracat ve daha nitelikli istihdam hedefleri doğrultusunda ortak bir irade ortaya koymalıyız.
İş dünyası olarak bizlere düşen görev, günü kurtaran çözümlerle yetinmek değil; uzun vadeli düşünmek, yatırım yapmak, istihdam yaratmak ve ülkemizin geleceğine güvenle katkıda bulunmaktır. Başarıyı yalnızca bireysel kazançla değil, topluma sağladığımız faydayla da ölçmeliyiz.
Bunun yanında kalkınmanın insanî boyutunu hiçbir zaman unutmamalıyız. Ekonomik büyümenin gerçek anlamı, insanların hayatına dokunabildiği ölçüde ortaya çıkar. Gençlerin geleceğe umutla baktığı, kadınların ekonomik hayatta daha güçlü yer aldığı, emeğin değer gördüğü ve fırsat eşitliğinin güçlendiği bir Türkiye, hepimizin ortak hedefi olmalıdır.
Ankara’nın 103 yıl önce başkent ilan edilmesiyle ortaya konulan kararlılık, bugün bizlere de önemli bir çağrıda bulunmaktadır: Daha çok çalışmak, daha çok üretmek, daha fazla değer yaratmak ve ülkemizi geleceğe taşımak.
103 yıllık mirastan geleceğe uzanan bir mesaj
13 Ekim, bizim için takvimde yer alan sıradan bir tarih değildir. Bu tarih, milletimizin kendi kaderine sahip çıkma iradesinin, Cumhuriyet’e duyduğu inancın ve bağımsız bir gelecek kurma kararlılığının simgesidir.
Ankara’nın başkent oluşunun 103. yıl dönümünde, bu büyük mirası yalnızca anmakla yetinmemeli; onu ekonomik, bilimsel, teknolojik ve toplumsal başarılarla geleceğe taşımalıyız.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını ve Cumhuriyetimizin kuruluşunda emeği bulunan bütün kahramanlarımızı saygı, minnet ve rahmetle anıyorum.
Bugün Ankara’ya bakarken geçmişin fedakârlıklarını, bugünün sorumluluklarını ve yarının umutlarını birlikte görüyorum. Başkentimizin bir asrı aşan hikâyesinin, Türkiye’nin üretim ve kalkınma yolculuğuna daha nice yıllar ilham vermesini diliyorum.
Çünkü Ankara, yalnızca bir başkent değildir. Ankara; bağımsızlığın kararlılığı, Cumhuriyet’in vizyonu, üretimin gücü ve Türkiye’nin geleceğe uzanan umududur.
Bu anlamlı yıl dönümünün ülkemize, milletimize ve iş dünyamıza hayırlı olmasını diliyor; daha güçlü, daha üretken ve daha müreffeh bir Türkiye için hep birlikte çalışma kararlılığımızı bir kez daha ifade ediyorum.
Ankara’nın başkent oluşunun 103. yıl dönümü kutlu olsun.
Saygılarımla.
