
(Esra Hasnalçacı yazıyor...)
Bazı mekânlara yemek yemek için girersiniz, bazı mekânlardan ise bir duygu ile çıkarsınız.
Benim İstanbul Karaköy’deki OSES Gurme ziyaretim tam olarak böyle bir deneyim oldu.
Karaköy’ün tarihi dokusu içinde, Necatibey Caddesi’nde bulunan OSES Gurme’nin kapısından içeri girdiğimde yalnızca bir gastronomi mekânına değil; emeğin, girişimciliğin, markaya duyulan aidiyetin ve insan sevgisinin bir araya geldiği bambaşka bir dünyaya adım attığımı hissettim.
Beni buraya götüren hikâyenin de ayrıca altını çizmek isterim.
Kayseri’de OSES Çiğ Köfte markasıyla emek veren, değer verdiğim isimlerden Murat Keskin’in vesilesiyle OSES Gurme’yi ziyaret ettim. Açık söylemek gerekirse, iyi ki de gitmişim.
Çünkü bazı tavsiyeler vardır; sizi bir mekâna götürür.
Bazıları ise sizi yeni bir bakış açısıyla tanıştırır.
Murat Keskin’in tavsiyesi benim için ikinci anlamı taşıdı.
Karaköy’de OSES Gurme’ye vardığımda karşılaştığım manzara, markanın sadece bir ürün üzerinden büyümediğini bana çok net gösterdi.
Burada bir ruh vardı.
Bir ekip ruhu…
Bir aile duygusu…
Ve en önemlisi, yaptıkları işe sahip çıkan insanların samimiyeti vardı.
OSES’in hikâyesi de aslında bu duyguyu anlamak açısından oldukça dikkat çekici.
Markanın kendi kurumsal anlatımına göre Osman Yaşar, 1993 yılında OSES’i kurdu. Seyyar tezgahta başlayan yolculuk, zaman içerisinde mağazalara, üretim tesislerine ve yurt dışına uzanan büyük bir girişimcilik hikâyesine dönüştü. OSES’in kendi anlatımında bugün 1.500 ü açan dükkân ve 7 fabrikaya ulaşan bir yapıdan söz ediliyor.
Ben iş dünyasında her zaman bir girişimin büyüklüğünden önce, o büyümenin arkasındaki hikâyeye bakarım.
Çünkü rakamlar size ne kadar büyüdüğünüzü söyleyebilir.
Ama hikâye, neden büyüdüğünüzü anlatır.
Osman Yaşar’ın hikâyesinde ise benim dikkatimi çeken en önemli nokta, küçük bir seyyar tezgahtan başlayıp geleneksel bir lezzeti çağdaş bir marka anlayışıyla geniş kitlelere ulaştırma iradesidir.
Çiğ köfte bizim mutfak kültürümüzün önemli lezzetlerinden biri.
Fakat bir yöresel lezzeti alıp onu Türkiye’nin dört bir yanına, hatta farklı ülkelere taşımak yalnızca ürün üretmekle mümkün değil.
Bunun arkasında vizyon gerekir.
Üretim gerekir.
Standart gerekir.
Markalaşma gerekir.
İnsan kaynağı gerekir.
Ve bütün bunların üzerinde, insanı merkeze alan bir yönetim anlayışı gerekir.
Ben OSES Gurme’de bunların izlerini çalışanların davranışlarında gördüm.
Beni en çok etkileyen şeylerden biri, çalışanların işletme sahibinden farksız bir sahiplenme duygusu içerisinde olmalarıydı.
İnsanların birbirine bakışından bunu anlayabiliyorsunuz.
Birbirlerine destek olmaları…
Birbirlerine sarılmaları…
İşletmenin içerisinde birbirlerine tutunmaları…
Güler yüzleri…
Misafire yaklaşırken gösterdikleri samimiyet…
Bunlar bana göre bir işletmenin bilançosunda görünmeyen ama değerini belirleyen en önemli sermayelerden biridir.
Çünkü bir işletmenin gerçek sermayesi yalnızca makinesi, binası, ürünü veya finansal gücü değildir.
İnsandır.
İnsan varsa marka vardır.
İnsan mutluysa hizmetin yüzü değişir.
İnsan kendisini ait hissediyorsa müşteriye de aidiyet duygusu yaşatır.
İşte OSES Gurme’de benim hissettiğim tam olarak buydu.
Çalışanların hiçbirini yalnızca “çalışan” olarak görmedim.
Her biri işletmenin sahibiymiş gibi davranıyordu.
Bu benim için son derece kıymetli bir gözlemdi.
Çünkü bir markanın patronu, yöneticisi veya işletme sahibi her zaman işinin başında olabilir.
Ama çalışanlar o işletmeyi kendi işletmeleri gibi görüyorsa, işte o zaman marka gerçek anlamda büyümüş demektir.
Ben OSES Gurme’de bunu hissettim.
Üstelik bu insanların yalnızca İstanbul’dan değil, farklı şehirlerden ve farklı coğrafyalardan gelen insanların oluşturduğu geniş bir emek dünyasının parçası olduğunu düşündüğünüzde, ortaya çok daha anlamlı bir tablo çıkıyor.
Türkiye’nin dört bir yanından insanların aynı marka çatısı altında buluşması, emeğini ortaya koyması ve aynı hedefe yönelmesi bana göre OSES’in gastronomi kadar insan kaynağı tarafında da oluşturduğu etkinin göstergelerinden biri.
Birbirlerine sarılmaları bile bana çok şey anlattı.
Bugünün iş dünyasında hepimiz “kurumsal kültür” diyoruz.
“Çalışan bağlılığı” diyoruz.
“Takım ruhu” diyoruz.
“İnsan kaynakları” diyoruz.
Ama bunların gerçek karşılığını bir çalışan arkadaşına içtenlikle sarıldığında görüyorsunuz.
Bir çalışan diğerinin işini kolaylaştırdığında görüyorsunuz.
Bir misafir geldiğinde yüzünde samimi bir tebessüm oluştuğunda görüyorsunuz.
İşte o zaman kurumsal kültür, bir sunum dosyasındaki başlık olmaktan çıkıyor.
Yaşayan bir değere dönüşüyor.
Benim OSES Gurme’de gördüğüm de buydu.
Kapıdan içeri girdiğiniz anda size “müşteri” olduğunuzu hissettirmiyorlar.
Sanki kendi işletmenize gelmişsiniz gibi bir duygu oluşuyor.
Bu çok kolay elde edilebilecek bir şey değil.
Çünkü misafirperverlik yalnızca masaya ürün koymak değildir.
Misafirperverlik, insana değer vermektir.
Karşınızdaki kişiyi önemsemektir.
Onun kendisini rahat hissetmesini sağlamaktır.
Ve belki de en önemlisi, ona güven duygusu vermektir.
Ben orada kendimi rahat hissettim.
Güvende hissettim.
Huzurlu hissettim.
Mutlu hissettim.
Ve kendimi ait hissettim.
Bunun lezzete de doğrudan yansıdığını düşünüyorum.
Çünkü insanın damağı sadece ürünü tatmaz.
İnsan, bulunduğu ortamı da tadar.
Güler yüzü tadar.
İlgiyi tadar.
Samimiyeti tadar.
Güveni tadar.
Huzuru tadar.
Sonra bütün bunlar birleşir ve yediğiniz şeyin lezzeti zihninizde çok daha farklı bir yere oturur.
OSES Gurme’de benim yaşadığım deneyim tam olarak buydu.
Elbette gastronomi açısından da OSES’in geldiği nokta üzerinde ayrıca durmak gerekiyor.
Çiğ köfteyi geleneksel sınırlarının dışına taşıyarak farklı sunumlarla, farklı ürünlerle ve modern bir mekân anlayışıyla buluşturması, bu yöresel lezzetin gastronomi dünyasında farklı biçimlerde değerlendirilmesine imkân sağlıyor. Karaköy’deki OSES Gurme üzerine yapılan güncel bir gastronomi incelemesinde de etli çiğ köftenin yanı sıra gurme çiğ dilim, üzümlü-fındıklı çiğ köfte ve çiğ burger gibi farklı ürünlerin sunulduğu belirtiliyor.
Ben buna sadece “ürün çeşitlendirmesi” olarak bakmıyorum.
Bence burada daha büyük bir mesele var.
Geleneksel lezzeti geleceğin tüketicisiyle buluşturmak.
Gastronomi tam da burada başlıyor.
Geçmişin mirasını korurken bugünün insanının beklentisini anlamak…
Yöresel lezzeti modern sunumla buluşturmak…
Bir ürünün özünü kaybetmeden yeni deneyimler oluşturmak…
Ve bütün bunları yaparken kaliteyi, hijyeni, standardı ve insan memnuniyetini korumak…
Bugün gastronomi sektörünün ihtiyacı olan şey de tam olarak bu anlayış.
Çünkü gastronomi artık yalnızca yemek değildir.
Gastronomi; kültürdür.
Ekonomidir.
Turizmdir.
İstihdamdır.
Markalaşmadır.
İhracattır.
Şehirlerin ve ülkelerin tanıtımıdır.
Ve doğru yapıldığında bir ülkenin kültürel gücünü dünyaya anlatan en etkili araçlardan biridir.
Bu nedenle OSES’in hikâyesini yalnızca “çiğ köfte markası” olarak değerlendirmek bana göre eksik kalır.
Burada gastronomi sektörüne dokunan bir girişimcilik hikâyesi var.
Yerel bir lezzetin markalaşma hikâyesi var.
İstihdam oluşturan bir yapı var.
Ve en önemlisi, insanların emeği var.
Benim Osman Yaşar’da dikkatimi çeken de bu büyük hikâyenin başlangıcındaki cesaret.
Bir insanın küçük bir tezgahtan yola çıkıp yıllar içerisinde büyük bir marka oluşturabilmesi, bana göre girişimcilik adına başlı başına üzerinde düşünülmesi gereken bir yolculuk.
Bugün herkes büyük işler yapmak istiyor.
Ama büyük işler çoğu zaman küçük adımlarla başlıyor.
Önemli olan ilk adımı atmak kadar, o adımın arkasında durabilmek.
Osman Yaşar’ın OSES yolculuğunda benim gördüğüm de uzun yıllara yayılan bir istikrar ve büyüme çabası.
Bir başka önemli konu da şu:
Bir marka büyüdükçe insandan uzaklaşmamalı.
Tam tersine büyüdükçe insana daha fazla yaklaşmalı.
Ben OSES Gurme’de bu duyguyu aldım.
Çalışanların birbirleriyle olan ilişkisi, misafirlerle kurdukları iletişim ve işletmeye duydukları sahiplik hissi, markanın insan tarafını görünür hale getiriyordu.
Bu nedenle OSES Gurme’den ayrılırken aklımda yalnızca yediğim ürünlerin lezzeti kalmadı.
İnsanların yüzündeki tebessüm kaldı.
Birbirlerine duydukları güven kaldı.
Ekip olmanın sıcaklığı kaldı.
Misafir olarak gösterilen ilgi kaldı.
Ve bana göre bunların tamamı, yemeğin kendisi kadar değerli.
Çünkü bugün bir müşteriyi bir kez ağırlamak kolay.
Asıl mesele, o insanın oradan memnun ayrılmasını ve yeniden gelmek istemesini sağlamak.
Bunun yolu ise sadece lezzetten geçmiyor.
Lezzet + güven + samimiyet + hizmet + aidiyet…
İşte gerçek marka değeri bu bileşimin içerisinde ortaya çıkıyor.
Ben OSES Gurme’de bunların bir araya geldiğini gördüm.
Bu yüzden bu yazıyı sadece bir mekân tavsiyesi olarak kaleme almıyorum.
Bir emeği görünür kılmak için yazıyorum.
Bir girişimcilik hikâyesini onurlandırmak için yazıyorum.
İşini severek yapan insanlara teşekkür etmek için yazıyorum.
Ve özellikle Kayseri’deki OSES yapılanmasıyla emeğini ortaya koyan, benim de bu ziyareti gerçekleştirmeme vesile olan Murat Keskin’e ayrıca teşekkür etmek istiyorum.
Bazen bir insanın size söylediği “mutlaka git” sözü, sizi bambaşka bir deneyimin kapısına götürüyor.
Benim için de öyle oldu.
Murat Keskin’in vesilesiyle Karaköy’de OSES Gurme’ye gittim.
İyi ki gittim.
Çünkü orada yalnızca güzel bir lezzet tatmadım.
Bir markanın arkasındaki emeği gördüm.
Bir işletmenin çalışanlarıyla nasıl bütünleşebileceğini gördüm.
İnsanların birbirine nasıl sahip çıkabileceğini gördüm.
Güler yüzün bir işletmenin atmosferini nasıl değiştirdiğini gördüm.
Ve bir mekânda kendinizi misafir değil, adeta ev sahibi gibi hissetmenin ne kadar büyük bir değer olduğunu bir kez daha yaşadım.
Osman Yaşar’a da bu anlamda özel bir parantez açmak isterim.
Bir markayı kurmak başka şeydir.
Bir marka oluşturmak başka şeydir.
Ama o markaya bir kültür kazandırmak çok daha başka bir şeydir.
OSES’in bugün ulaştığı ölçek hakkında kurumun kendi kaynaklarında verilen bilgiler, bu yolculuğun ne kadar geniş bir yapıya dönüştüğünü gösteriyor.
Fakat benim için asıl başarı, bu büyüklüğün içerisinde insan sıcaklığının kaybolmamasıdır.
Ben Karaköy’de bunu hissettim.
İşte bu yüzden OSES Gurme benim için sadece çiğ köfte yenilen bir adres olmadı.
Gastronominin insanla buluştuğu bir mekân oldu.
Ve şunu çok net söylemek isterim:
Bir işletmede çalışanların gözlerinin içi gülüyorsa, orada yalnızca ticaret yapılmıyordur.
Orada bir değer üretiliyordur.
Bir işletmede insanlar birbirlerine sarılıyorsa, orada yalnızca bir ekip yoktur.
Bir aile duygusu vardır.
Bir misafir kapıdan girdiğinde herkes onun kendisini iyi hissetmesi için çaba gösteriyorsa, orada yalnızca hizmet yoktur.
Gönül vardır.
Ben OSES Gurme’de gönlü gördüm.
Bu yüzden Karaköy’den ayrılırken damağımda güzel bir lezzet, zihnimde güçlü bir marka hikâyesi, gönlümde ise güzel insanların bıraktığı sıcaklık vardı.
İş dünyasında markalar konuşulur.
Rakamlar konuşulur.
Yatırımlar konuşulur.
Şube sayıları konuşulur.
Ama bazen bütün bunların üzerinde tek bir şey vardır:
İnsan.
İnsan varsa emek vardır.
Emek varsa değer vardır.
Değer varsa marka vardır.
Ve marka insanla bütünleştiğinde, yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın farklı coğrafyalarında da karşılık bulabilecek bir hikâye ortaya çıkar.
Ben OSES Gurme’de gördüğüm hikâyeyi böyle okuyorum.
Bir seyyar tezgahtan başlayan yolculuğun, bugün gastronomi dünyasında geniş bir yapıya dönüşmesi…
Geleneksel bir lezzetin modern bir anlayışla yeniden yorumlanması…
Farklı şehirlerden ve coğrafyalardan insanların aynı çatı altında buluşması…
Ve bütün bunların merkezinde insanın, emeğin ve misafir memnuniyetinin bulunması…
Bence asıl mesele burada.
OSES Gurme’ye giden herkes belki farklı bir tat alabilir.
Ama benim aldığım tat biraz daha farklıydı.
Lezzetin yanında güven, huzur, mutluluk, aidiyet ve gönül vardı.
Ve ben bir gazeteci, bir iş insanı, bir dost ve bu ülkenin gastronomisine gönül vermiş biri olarak şuna inanıyorum:
Türkiye’nin gastronomi markalarının dünyaya açılabilmesi için yalnızca iyi ürünlere değil, iyi insanlara da ihtiyacı var.
OSES’te gördüğüm en değerli şeylerden biri de bu insan kaynağıydı.
Bu nedenle bütün OSES Gurme çalışanlarını, işletme sahiplerinden hiçbir fark görmeden, kendi işlerine sahip çıkarcasına gösterdikleri gayret ve misafirperverlikleri nedeniyle gönülden kutluyorum.
Osman Yaşar’ın şahsında bu markanın bugünlere gelmesinde emeği bulunan herkese teşekkür ediyorum.
Kayseri’deki OSES’in değerli ismi Murat Keskin’e de bana bu güzel deneyimin kapısını açtığı için ayrıca teşekkür ediyorum.
Ben Karaköy’e bir çiğ köfte yemeye gittim.
Ama oradan bir marka hikâyesi, bir girişimcilik dersi ve insan emeğine dair güzel bir hatıra ile döndüm.
Belki de iyi gastronominin gerçek sırrı tam olarak budur.
İnsanın emeğini yemeğin içine, gönlünü de hizmetin içine katabilmek…
OSES Gurme’de benim hissettiğim de tam olarak buydu.
Ve gönül rahatlığıyla söyleyebilirim:
OSES’te sadece lezzet yenmiyor; emek, samimiyet, güven ve insanlık da sofraya geliyor.
