
(Esra Hasnalçacı yazıyor...)
Ben Kayseri’de yaşayan biri olarak Kapadokya’ya her gittiğimde, yalnızca yakın bir coğrafyayı ziyaret etmiş gibi hissetmiyorum; sanki Anadolu’nun binlerce yıllık hikâyesinin içine giriyor, geçmişle bugünün aynı manzarada buluştuğuna şahit oluyorum. Ürgüp’ün taş yapılarında, Avanos’un toprağında, Göreme’nin vadilerinde, Uçhisar’ın yükseklerinden uzanan o eşsiz manzarada insan ister istemez bu toprakların bize ne kadar büyük bir miras bıraktığını düşünüyor. Bazen sahip olduğumuz değerlerin içinde yaşadığımız için onların büyüklüğünü yeterince fark edemiyoruz. Oysa dünyanın başka bir köşesinden gelen bir insanın Kapadokya’ya ilk baktığı andaki şaşkınlığını ve hayranlığını gördüğümüzde, aslında elimizde nasıl büyük bir hazine olduğunu yeniden anlıyoruz.
Kayseri ile Kapadokya’nın birbirine olan yakınlığını ben yalnızca coğrafi bir avantaj olarak görmüyorum. Bana göre bu yakınlık, Kayseri için olduğu kadar Türkiye için de değerlendirilmesi gereken çok önemli bir ekonomik, kültürel ve turistik fırsattır. Bir tarafta bütün heybetiyle Erciyes; diğer tarafta milyonlarca yılda şekillenmiş Kapadokya’nın peribacaları, vadileri ve taş yerleşimleri… Bir tarafta kayak ve snowboard tutkunlarının kışın buluştuğu Erciyes; diğer tarafta dünyanın dört bir yanından gelen turistlerin balonların gökyüzüne yükselişini izlediği, atlarla vadileri keşfettiği, Anadolu’nun tarihini ve kültürünü yakından tanıdığı Kapadokya… Ben bu iki değerin birbirinden ayrı değil, aynı büyük hikâyenin parçaları olduğuna inanıyorum.
Kayseri’de sabah güne başlayıp kısa bir yolculukla Kapadokya’nın atmosferine ulaşabilmek bizim için belki de sıradan bir şey gibi görünebilir. Fakat dünyanın başka bir yerinden gelen bir turist açısından düşündüğümüzde bunun ne kadar büyük bir avantaj olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Erciyes’te kayak yapan bir insanın aynı seyahat içerisinde Kapadokya’nın vadilerini keşfetmesi, Göreme’de gün doğumunu izlemesi, Uçhisar’dan eşsiz manzaraya bakması, Avanos’ta Kızılırmak’ın kıyısında dolaşması ve Ürgüp’ün taş sokaklarında Anadolu’nun izlerini sürmesi, aslında Türkiye’nin bize sunduğu eşsiz çeşitliliğin en güzel örneklerinden biridir.
Ben isterim ki Kayseri’ye gelen bir turist yalnızca Kayseri’den geçip gitmesin; şehrimizin insanını tanısın, mutfağını tatsın, alışverişini yapsın, Erciyes’in heybetini görsün ve ardından Kapadokya’ya uzansın. Aynı şekilde Kapadokya’ya gelen insanın da Kayseri’yi keşfetmesini, bu şehrin üretim gücünü, ticaret kültürünü, gastronomisini ve insanının samimiyetini tanımasını isterim. Çünkü bana göre turizm, iki şehir arasındaki mesafeyi değil, iki coğrafya arasındaki bağı güçlendiren bir köprüdür.
Kapadokya’nın sabahları ise bambaşka bir güzelliğe sahiptir. Güneş henüz doğmadan gökyüzünde yükselmeye başlayan balonları izlemek, aşağıda peribacalarının ve vadilerin yavaş yavaş gün ışığına kavuşmasına şahit olmak insana tarif edilmesi zor bir duygu yaşatıyor. Gökyüzünde süzülen balonların içinde dünyanın farklı ülkelerinden gelen insanların bulunduğunu bilmek, bu coğrafyanın yalnızca Türkiye’nin değil, bütün dünyanın ortak hayranlığını kazandığını gösteriyor. Bir insanın binlerce kilometre uzaktan kalkıp Kapadokya’ya gelmesi, burada gün doğumunu izlemesi ve hayatının unutulmaz anlarından birini yaşaması, bana göre turizmin gerçek anlamını anlatıyor.
Çünkü turizm yalnızca insanların bir ülkeden başka bir ülkeye seyahat etmesi değildir. Turizm, insanların başka kültürlerle tanışması, başka insanların hayatlarına dokunması ve kendi ülkelerine dönerken yanlarında güzel hatıralar götürmesidir. Kapadokya bunu çok güçlü bir şekilde yapıyor. Buraya gelen insan sadece fotoğraf çekmiyor; bir hikâyenin parçası oluyor. Kimi balonla gökyüzüne yükseliyor, kimi vadilerde at sırtında ilerliyor, kimi taş bir otelin terasında kahvesini içerken manzarayı seyrediyor, kimi Avanos’ta toprağın usta ellerde şekillenişini izliyor, kimi de bir Anadolu sofrasında daha önce hiç tatmadığı lezzetlerle tanışıyor.
İşte bütün bunların bir de ekonomik karşılığı var. Turizmin güzelliği bana göre tam da burada ortaya çıkıyor. Bir turistin Kapadokya’ya gelmesi yalnızca bir otelin dolması anlamına gelmiyor. O turistin ulaşımdan restorana, rehberlik hizmetinden el sanatlarına, yerel ürünlerden konaklamaya kadar uzanan çok geniş bir ekonomik zincire dokunması anlamına geliyor. Bir insanın burada yaptığı her harcama, bir başka insanın emeğine, üretimine ve kazancına dönüşüyor. Bu nedenle turizmi yalnızca turist ağırlamak olarak değil, yerel ekonomiyi büyüten ve toplumun farklı kesimlerini aynı değer zincirinde buluşturan büyük bir ekonomik güç olarak görüyorum.
Kapadokya’nın konaklama kültürü de bu hikâyenin önemli bir parçası. Taş yapıların korunarak konforlu otellere dönüştürülmesi, geleneksel mimariyle modern rahatlığın bir arada sunulması, insanlara sadece bir odada konaklama değil, Kapadokya’nın ruhunu yaşama imkânı veriyor. Ben bir turistin burada kaldığı otelden de Kapadokya’yı hissetmesini çok değerli buluyorum. Sabah uyandığında karşısında vadileri görmesi, taş duvarların arasında kahvesini içmesi, günün ilk ışıklarını izlemesi ve akşam aynı coğrafyanın sessizliği içerisinde dinlenmesi, seyahati sıradan bir konaklamadan çıkarıp gerçek bir deneyime dönüştürüyor.
Ürgüp’te bu deneyimin başka bir yüzüyle karşılaşıyoruz. Taş yapıların, otellerin, restoranların ve sokakların oluşturduğu kendine özgü atmosfer, insana hem geçmişi hem de bugünü aynı anda yaşatıyor. Akşamın sessizliğinde taş binalara yansıyan ışıklar, bir restoranda sunulan yöresel yemekler ve sokaklarda dolaşırken hissedilen o farklı atmosfer, Kapadokya’nın neden dünyanın ilgisini çektiğini anlatmaya yetiyor. Göreme ise peribacaları, vadileri ve gökyüzünü dolduran balonlarıyla dünyanın hafızasında kendine özel bir yer edinmiş durumda. Uçhisar’ın yükseklerinden baktığınızda ise bütün bu coğrafyanın ne kadar büyük ve etkileyici olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz.
Avanos’a geldiğimde ise Kapadokya’nın başka bir ruhunu hissediyorum. Kızılırmak’ın kıyısında toprağın insan eliyle şekillendiği o geleneksel dünyada, Anadolu’nun üretme kültürünün ne kadar güçlü olduğunu görüyorum. Bir ustanın ellerinde sıradan bir toprağın güzelliğe ve sanata dönüşmesini izlemek, bana göre turizmin sadece doğal güzellikleri göstermekten ibaret olmadığını anlatıyor. İnsanlara yaşattığımız kültür, gelenek ve üretim deneyimi de en az manzaramız kadar değerlidir.
Kapadokya mutfağı da bu deneyimin ayrılmaz bir parçası. Anadolu’nun bereketi sofralara taşınıyor; yöresel ürünler, geleneksel yemekler, tandırlar ve bölgeye özgü lezzetler, ziyaretçinin hafızasında Kapadokya’ya ait ayrı bir yer oluşturuyor. Ben gastronominin turizmin en güçlü hafıza araçlarından biri olduğuna inanıyorum. Çünkü insan bazen bir şehri gördüğü manzaradan önce tattığı yemekle hatırlıyor. Bir sofrada yaşanan güzel bir sohbet, bir yemeğin kokusu veya daha önce hiç tadılmamış bir lezzet, insanın ülkesine döndüğünde yanında götürdüğü en güzel hatıralardan biri olabiliyor.
Kapadokya’nın atları da bu coğrafyanın ruhunu tamamlayan ayrı bir güzellik. Vadilerin arasında at sırtında ilerlemek, peribacalarının arasından geçmek ve gün batımını bu eşsiz manzaranın içerisinde izlemek, insana Kapadokya’nın doğasıyla çok daha farklı bir bağ kurduruyor. Bir tarafta gökyüzünde süzülen balonlar, diğer tarafta vadilerde ilerleyen atlar ve bütün bunların arkasında binlerce yıllık bir coğrafya… Bence Kapadokya’yı dünyada bu kadar özel yapan şeylerden biri de bu bütünlük.
Üstelik bu hikâyenin hemen yanında Erciyes var. Kış geldiğinde dünyanın farklı yerlerinden kayak ve snowboard tutkunları Erciyes’in pistlerinde buluşurken, aynı bölgenin başka bir noktasında turistler Kapadokya’nın vadilerinde farklı bir macera yaşıyor. Ben bu tabloya baktığımda Kayseri açısından çok büyük bir fırsat görüyorum. Erciyes’in kış sporlarıyla Kapadokya’nın kültür, doğa ve deneyim turizmini aynı seyahat hikâyesinde buluşturabilirsek, Kayseri’nin bölgesel turizm gücünü çok daha ileri taşıyabileceğimize inanıyorum.
Çünkü artık dünyada turistler yalnızca bir yeri görmek istemiyor; bir deneyimi bütünüyle yaşamak istiyor. Kayseri bunun için çok büyük bir avantaja sahip. Erciyes’te kayak ve snowboard yapan bir ziyaretçi, aynı seyahatte Kapadokya’nın eşsiz atmosferini yaşayabilir. Kayseri mutfağını tadabilir, alışveriş yapabilir, Anadolu insanının misafirperverliğiyle tanışabilir ve ülkesine dönerken Türkiye’ye dair çok daha zengin bir hikâye taşıyabilir.
Ben turizmin Kayseri için gelecekte çok daha önemli bir ekonomik alan olacağına inanıyorum. Çünkü Kayseri üretmeyi ve ticaret yapmayı bilen bir şehir. Şimdi bu güçlü ekonomik yapının yanına turizmi, gastronomiyi, kültürü, sporu ve uluslararası ziyaretçiyi daha güçlü şekilde eklememiz gerekiyor. Bunu yaptığımızda kazanan yalnızca turizm sektörü olmayacak; esnafımız, otellerimiz, restoranlarımız, üreticilerimiz, gençlerimiz ve bütün şehir kazanacak.
Dünyanın farklı ülkelerinden gelen insanların Kayseri ve Kapadokya’da geçirdiği her güzel gün, aslında Türkiye’nin dünyadaki itibarına yapılan küçük ama değerli bir katkıdır. Bir turistin ülkesine döndüğünde ailesine ve arkadaşlarına anlattığı güzel bir Kapadokya hikâyesi, bazen yapılan en büyük reklamdan daha değerlidir. Çünkü insanın insana anlattığı deneyimin samimiyeti ve gücü bambaşkadır.
Ben bu nedenle Kayseri ile Kapadokya arasındaki ilişkiye yalnızca turizm penceresinden bakmıyorum. Burada ekonomik bir gelecek, kültürel bir zenginlik ve dünyaya açılan çok güçlü bir kapı görüyorum. Erciyes’in zirvesinden Kapadokya’nın vadilerine uzanan bu coğrafyanın, Türkiye’nin dünyaya anlatabileceği en güzel Anadolu hikâyelerinden biri olduğuna inanıyorum.
Bazen bir balonun gökyüzüne yükselişinde, bazen bir atın vadiler arasında ilerleyişinde, bazen Avanos’ta toprağın sanatla buluşmasında, bazen Ürgüp’te taş bir otelin sessizliğinde, bazen Göreme’de gün doğumunda, bazen Uçhisar’dan seyredilen o sonsuz manzarada ve bazen de Kayseri’de kurulan bir Anadolu sofrasında Türkiye’nin gerçek zenginliğini görüyorum.
Ben Kayseri’den Kapadokya’ya baktığımda artık yalnızca eşsiz bir turizm bölgesi görmüyorum. Kayseri’nin dünyaya uzanan bir ekonomik köprüsünü, Anadolu’nun kültürel mirasını ve Türkiye’nin geleceğe taşıması gereken büyük bir değeri görüyorum.
Ve inanıyorum ki bu değeri birlikte doğru anlatabilir, Kayseri ile Kapadokya’yı aynı turizm hikâyesinin içerisinde daha güçlü buluşturabilirsek, kazanan yalnızca Kayseri olmayacaktır.
Kazanan Anadolu olacak, Türkiye olacak ve dünyanın bu eşsiz coğrafyayı tanımasına vesile olan hepimiz olacağız.
