
(Esra Hasnalçacı yazıyor...)
1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü benim için takvimlerde yer alan sıradan bir gün değildir. Bu tarih, hayatını ailesine, işine, ülkesine ve insanlığa adamış insanların emeklerini, tecrübelerini, sabırlarını ve geride bıraktıkları değerleri yeniden hatırlamamız gereken anlamlı bir gündür. Çünkü ben yaşlılığı hayatın geride bırakılmış bir dönemi olarak değil, insanın ömrü boyunca biriktirdiği bilgi, tecrübe, hikâye ve değerlerin en yoğun biçimde taşındığı bir dönem olarak görüyorum.
Bir insanın saçlarına düşen her ak, yaşanmış bir hayatın izidir. Her kırışıklık, aşılmış bir yolun; her suskunluk, yaşanmışlığın; her nasihat ise yılların süzgecinden geçmiş bir tecrübenin ifadesidir. Bu nedenle bir yaşlı insanın yanında yalnızca yaş almış bir birey değil, adeta yaşayan bir tarih, canlı bir hafıza ve geleceğe aktarılmayı bekleyen büyük bir bilgi hazinesi vardır.
Birleşmiş Milletler, 1 Ekim’i 1990 yılında Uluslararası Yaşlılar Günü olarak kabul etti. Bu günün temel amacı, yaşlı insanların toplum içindeki konumuna, haklarına, ihtiyaçlarına, yaşam kalitesine ve topluma yaptıkları katkılara dikkat çekmek. Bugün dünya nüfusunun yaş yapısı önemli ölçüde değişiyor. İnsanlar daha uzun yaşıyor, doğum oranları birçok ülkede düşüyor ve yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki payı giderek yükseliyor. Bu değişim bize aslında çok önemli bir gerçeği anlatıyor: Geleceğin dünyasını tasarlarken yaşlılarımızı ve yaşlanmayı toplumun dışında bırakamayız.
Türkiye de bu büyük demografik dönüşümün içindedir. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 65 yaş ve üzerindeki nüfusun toplam nüfus içindeki oranı 2024 yılında yüzde 10,6’ya ulaşmıştır. Bu oran Türkiye’nin artık yaşlanan toplumlar arasında değerlendirilmesini gerektiren önemli bir göstergedir. Ancak benim için bu rakamın anlamı yalnızca istatistik değildir. Bu rakamın arkasında milyonlarca insanın hayat hikâyesi, emeği, ailesi, mesleği, mücadeleleri ve ülkemizin bugünlere gelmesinde oynadığı roller vardır.
Bugün Türkiye’nin ekonomik geleceğini, sosyal yapısını ve çalışma hayatını konuşurken yaşlılarımızı da konuşmak zorundayız. Çünkü yaşlanma yalnızca sağlık veya emeklilik konusu değildir. Aynı zamanda ekonomi, istihdam, sosyal güvenlik, şehircilik, teknoloji, eğitim, aile yapısı ve insan haklarıyla doğrudan bağlantılı kapsamlı bir toplumsal meseledir. Daha uzun yaşayan insanların daha sağlıklı, daha güvenli, daha aktif, daha üretken ve toplumla bağlarını koruyarak yaşamalarını sağlayacak bir düzen kurmak hepimizin ortak sorumluluğudur.
Ben özellikle iş dünyasının bu konuda çok önemli bir rolü olduğuna inanıyorum. Çünkü iş dünyası yalnızca ekonomik değer üreten bir yapı değildir; aynı zamanda toplumsal dönüşümün de önemli aktörlerinden biridir. Yıllarca çalışmış, mesleğinde ustalaşmış, krizler görmüş, iş hayatının inişlerini ve çıkışlarını yaşamış insanların tecrübeleri çok değerli bir sermayedir. Biz sermayeyi çoğu zaman para, makine, teknoloji ve yatırım olarak düşünüyoruz. Oysa bilgi de sermayedir, tecrübe de sermayedir, güven de sermayedir, insan ilişkileri de sermayedir. Ve bunların önemli bir bölümü yıllar içinde kazanılır.
Bugünün gençleri teknolojiye, dijital dünyaya ve yeni çalışma modellerine çok daha hızlı uyum sağlayabiliyor. Bu büyük bir güçtür. Fakat gençliğin enerjisi ile yaşın getirdiği tecrübe birbirinin alternatifi değildir; tam tersine birbirini tamamlar. Genç insan geleceğin kapılarını açabilir, deneyimli insan ise o kapının ardındaki yolu daha iyi görmesine yardımcı olabilir. Bu nedenle kuşaklar arasında bilgi ve deneyim aktarımını güçlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Bir ustanın yıllarca yaptığı işin inceliklerini genç bir çalışana öğretmesi, bir yöneticinin kriz dönemlerinde edindiği tecrübeyi yeni nesil yöneticilerle paylaşması, emekli olmuş bir uzmanın genç girişimcilere yol göstermesi, bir annenin veya babanın hayat boyunca edindiği deneyimleri çocukları ve torunlarıyla paylaşması aslında görünmeyen fakat çok büyük bir toplumsal sermaye oluşturur.
Çünkü teknoloji bize bilgiye ulaşma imkânı sağlayabilir ama hayat tecrübesini tek başına veremez. Bir kitabı okuyarak bir krizin nasıl yönetildiğini öğrenebilirsiniz; fakat o krizin içinde bulunmanın insana kazandırdığı soğukkanlılığı, sabrı ve doğru zamanda doğru karar verme becerisini yaşamak bambaşkadır. İşte yaşlılarımızın en büyük zenginliklerinden biri de budur.
Büyüklerimiz bize sadece geçmişi anlatmaz. Onlar aynı zamanda geleceği daha doğru kurabilmemiz için geçmişten ders çıkarma imkânı sunar. Yokluk dönemlerini bilenler israfın ne olduğunu daha iyi bilir. Zor zamanlardan geçenler dayanışmanın kıymetini daha iyi bilir. Büyük mücadeleler verenler sabrın ne kadar önemli olduğunu bilir. Uzun yıllar çalışanlar emeğin değerini bilir. Aile kuran, çocuk yetiştiren ve hayatın türlü sınavlarından geçen insanlar insan ilişkilerinin ne kadar hassas olduğunu bilir.
Bugün teknoloji çağında belki de en fazla ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, bütün bu değerleri kaybetmemektir.
Dünya değişiyor. Yapay zekâ, dijitalleşme, otomasyon, yeni üretim modelleri ve iletişim teknolojileri hayatımızı dönüştürüyor. Fakat teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin insanın temel ihtiyaçları değişmiyor. Sevgiye, saygıya, güvene, ait olmaya, değer görmeye ve topluma katkı sunmaya duyduğumuz ihtiyaç devam ediyor.
Bu nedenle yaşlılarımızı yalnızca korunması ve bakım hizmeti verilmesi gereken insanlar olarak görmemeliyiz. Elbette sağlık hizmetleri, sosyal güvence, güvenli konut, erişilebilir ulaşım ve nitelikli bakım hizmetleri yaşlı bireylerin yaşam kalitesi açısından son derece önemlidir. Fakat insanın ihtiyacı yalnızca bakım değildir. İnsan aynı zamanda değer görmek, dinlenmek, üretmek, paylaşmak ve kendisini toplumun bir parçası olarak hissetmek ister.
Yaşlılıkta insanın toplumsal rolünün sona erdiği düşüncesini değiştirmemiz gerekiyor. Bir insan emekli olduğunda hayatı sona ermiyor. Mesleki görevi sona erebilir ama bilgisi, tecrübesi, fikirleri, hayata bakışı ve topluma katabileceği değerler devam eder. Bu nedenle yaşlılarımızın yapabildikleri ölçüde sosyal hayata, kültürel yaşama, eğitime, gönüllülük faaliyetlerine ve kuşaklar arası bilgi paylaşımına katılabilecekleri ortamları artırmalıyız.
Çünkü insanın yaşı ilerledikçe değeri azalmaz. Sadece toplumun o değeri nasıl değerlendireceğini yeniden düşünmesi gerekir.
Ben bir toplumun gerçek zenginliğinin yalnızca milli gelir rakamlarında, şirketlerinin büyüklüğünde veya sahip olduğu teknolojide ölçülemeyeceğine inanıyorum. Gerçek zenginlik, o toplumun insanına verdiği değerde de saklıdır. Çocuklarına nasıl baktığı kadar yaşlılarına nasıl davrandığı da bir toplumun medeniyet seviyesini gösterir.
Büyüklerimize saygı göstermek bizim kültürümüzde çok önemli bir yere sahiptir. Fakat saygıyı sadece güzel sözlerle ifade etmek yeterli değildir. Saygı, davranışa dönüşmelidir. Onlara zaman ayırmak, ihtiyaçlarını önemsemek, yalnız bırakmamak, fikirlerini dinlemek, tecrübelerine değer vermek ve hayatın içinde kalmalarını sağlamak gerçek saygının göstergeleridir.
Bugün bir yaşlı insanın elini tutmak, aslında sadece onun elini tutmak değildir. Kendi geçmişimize dokunmaktır. Onun hikâyesini dinlemek, kendi geleceğimizi anlamaktır. Onun tecrübesine kulak vermek, yarının dünyasına daha sağlam bir miras bırakmaktır.
Dünyanın yaşlanması da bize yeni sorumluluklar getiriyor. Uzun yaşam insanlık tarihinin önemli kazanımlarından biridir. İnsanların daha uzun yaşaması, sağlık ve yaşam koşullarındaki gelişmelerin de bir sonucudur. Ancak mesele sadece ömrü uzatmak değildir. Önemli olan, uzayan ömrün kaliteli, sağlıklı, güvenli, üretken ve onurlu bir hayat olarak yaşanabilmesidir.
Bu nedenle geleceğin şehirlerini yaşlı insanların da rahatça yaşayabileceği şekilde planlamalıyız. Teknolojiyi onların hayatını kolaylaştıracak biçimde tasarlamalıyız. Sağlık hizmetlerini yalnızca hastalık ortaya çıktığında değil, sağlıklı yaşlanmayı destekleyecek şekilde ele almalıyız. Sosyal politikaları yalnızlıkla mücadeleyi de kapsayacak şekilde geliştirmeliyiz. İş dünyasında ise deneyimli insanların bilgi ve becerilerini genç kuşaklara aktarabileceği yeni modeller oluşturmalıyız.
Bütün bunların yanında belki de en önemli görev ailelere düşüyor. Çünkü yaşlılarımızın en büyük ihtiyacı bazen bir hastane, bir ilaç veya maddi destek değil, birkaç dakika içtenlikle dinlenmektir. Bir telefon, bir ziyaret, birlikte içilen bir çay, sorulan samimi bir “Nasılsın?” sorusu bazen insanın hayatında tahmin edemeyeceğimiz kadar büyük bir anlam taşır.
Bugün 1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü vesilesiyle kendimize şu soruyu sormalıyız: Hayatımız boyunca bize emek veren büyüklerimize onların bize ihtiyaç duyduğu dönemde ne kadar zaman ayırıyoruz?
Çünkü hepimiz bir gün yaşlanacağız.
Bugünün gençleri yarının büyükleri olacak. Bugün yaşlılarımız için kurduğumuz dünya, aslında yarın kendimiz için kurduğumuz dünyadır. Onlara verdiğimiz değer, gelecekte görmek istediğimiz toplumun da aynasıdır.
Ben geleceğin Türkiye’sinin gençleriyle yaşlılarını birbirinden ayıran değil, birbirini tamamlayan nesillerden oluşmasını diliyorum. Gençliğin dinamizmi ile tecrübenin bilgeliğinin buluştuğu, teknolojinin insan değerleriyle birlikte ilerlediği, yaşlılığın yalnızlıkla değil saygınlıkla, üretkenlikle, aileyle, dostlukla ve toplumla birlikte anıldığı bir Türkiye hayal ediyorum.
Çünkü gençlik geleceğin enerjisidir; yaşlılık ise geçmişin hafızasıdır. Bir toplumun geleceğini güçlü kılmak istiyorsak hafızasıyla bağını koparmamalıdır.
Büyüklerimiz geçmişte kalmış insanlar değildir. Onlar geçmişten geleceğe uzanan canlı köprülerimizdir. Onların her hikâyesinde bir ders, her tecrübesinde bir yol gösterici, her nasihatinde yılların birikimi vardır.
Bu nedenle 1 Ekim’i sadece yaşlılarımızı hatırladığımız bir gün değil; emeğe, tecrübeye, insan onuruna, aileye, vefaya, dayanışmaya ve kuşaklar arasındaki güçlü bağlara yeniden sahip çıktığımız bir gün olarak görmeliyiz.
Çünkü yaşlanmak hayatın sona ermesi değildir. Yaşlanmak, hayat boyunca biriktirilen değerlerin gelecek kuşaklara aktarılmasıdır.
Ve belki de insanın bu dünyada bırakabileceği en büyük miras, sahip olduğu servet değil; yetiştirdiği insanlar, dokunduğu hayatlar, öğrettiği değerler ve kendisinden sonra başkalarının yolunu aydınlatan tecrübeleridir.
Bu vesileyle başta ülkemizin kıymetli büyükleri olmak üzere, hayatları boyunca ailelerine, iş dünyasına, toplumumuza ve insanlığa emek vermiş bütün büyüklerimizin 1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü’nü saygıyla kutluyorum.
Onlara sağlık, huzur, sevgi, saygı ve uzun ömür diliyorum.
Ve bütün gençlere, bütün ailelere, bütün iş dünyasına şu cümleyi hatırlatmak istiyorum:
Geçmişini bilen geleceğini daha sağlam kurar. Büyüklerine değer veren toplum, kendi geleceğine değer verir. Çünkü yaşlılarımız yalnızca dünümüz değil, yarınımıza bıraktığımız en kıymetli mirastır.
