
(Esra Hasnalçacı yazıyor...)
26 Ağustos Kadın-Erkek Eşitliği Günü… Bazı günler vardır; takvimde bir tarih olarak kalmamalı, bize kendimizi ve yaşadığımız toplumu yeniden sorgulatmalıdır. Ben 26 Ağustos’a tam da böyle bakıyorum. Çünkü kadın-erkek eşitliği yalnızca kadınların meselesi değildir. Bu mesele aynı zamanda Türkiye’nin ekonomisinin, iş dünyasının, üretim gücünün, rekabetçiliğinin ve geleceğinin meselesidir.
Bugün kendimize çok basit ama çok önemli bir soru sormamız gerekiyor: Türkiye, kadınların potansiyelini yeterince kullanamadığında aslında ne kadar büyük bir ekonomik gücü geride bırakıyor?
Benim cevabım açık: Kadınların önündeki her engel, Türkiye’nin önündeki bir engeldir.
Bir kız çocuğunun eğitimine yapılan yatırımın karşılığını alamaması yalnızca o çocuğun kaybı değildir. Yıllarca eğitim almış, kendisini geliştirmiş bir kadının iş hayatına katılamaması yalnızca bir istihdam kaybı değildir. Bir kadın yöneticinin hak ettiği noktaya gelememesi yalnızca bir kariyer hikâyesinin eksik kalması değildir. Bunların her biri, Türkiye’nin insan kaynağından, üretiminden, girişimcilik kapasitesinden ve ekonomik büyümesinden eksilen parçalarıdır.
Bugün Türkiye’de kadınların işgücüne katılımında önemli ilerlemeler yaşanıyor. Ancak hâlâ erkeklerle kadınlar arasındaki fark çok büyük. Üstelik mesele yalnızca işgücüne katılmak da değil. Kadınların üst düzey yönetim pozisyonlarında, yönetim kurullarında, girişimcilikte ve karar alma mekanizmalarında temsil edilmesi konusunda da önümüzde ciddi bir mesafe bulunuyor.
Bence artık bu tabloya yalnızca sosyal bir sorun olarak bakmaktan vazgeçmeliyiz.
Çünkü kadınların ekonomiye daha fazla katılması bir sosyal politika tercihi değil, Türkiye’nin ekonomik büyüme stratejisinin temel unsurlarından biri olmak zorundadır.
Dünyanın değiştiği bir dönemdeyiz. Yapay zekâdan dijitalleşmeye, yeşil dönüşümden yeni üretim modellerine kadar ekonominin bütün kuralları yeniden yazılıyor. Böyle bir dönemde sahip olduğumuz en büyük güçlerden biri insan kaynağımızdır. Peki insan kaynağımızın önemli bir bölümünün potansiyelini tam olarak kullanmadan küresel rekabette ne kadar ileri gidebiliriz?
Bence asıl sorulması gereken soru budur.
Kadınların çalışma hayatına katılmasının önündeki en önemli engellerden biri de hâlâ bakım sorumluluklarının büyük ölçüde kadınların üzerinde olmasıdır. Bir kadın anne olduğunda kariyerinin yavaşlaması, işinden ayrılmak zorunda kalması veya yeniden işe döndüğünde eski konumunu bulamaması hâlâ hayatın içinde karşılaştığımız gerçeklerdir.
Oysa çocuk yetiştirmek yalnızca kadının sorumluluğu değildir.
Aile sorumluluğu yalnızca kadının görevi değildir.
Ev işi yalnızca kadının görevi değildir.
Bir kadının anne olması, onun mesleki hayallerinin sona ermesi anlamına gelmemelidir.
Tam tersine, güçlü bir toplum; kadınların hem aile hayatında hem de ekonomik hayatta var olabilmesini sağlayan toplumdur.
Burada erkeklerin rolü de en az kadınlar kadar önemlidir. Çünkü gerçek eşitlik, kadınların erkeklerle rekabet etmesi değildir. Kadınların ve erkeklerin hayatın bütün sorumluluklarını daha adil biçimde paylaşabilmesidir.
Kadınların güçlenmesi erkeklerin güç kaybetmesi anlamına gelmez.
Bir kadının yönetici olması başka birinin koltuğunu almak değildir.
Bir kadın girişimcinin başarılı olması bir erkeğin başarısızlığı değildir.
Bir annenin kariyerine devam etmesi bir babanın ailesine daha az zaman ayırması anlamına gelmez.
Eşitlik bir tarafın kazandığı, diğer tarafın kaybettiği bir yarış değildir.
Eşitlik, herkesin kazandığı bir düzendir.
İş dünyasının da bu konuda kendisiyle daha açık bir yüzleşme yapması gerektiğine inanıyorum.
Şirketlerimizde kaç kadın yönetici var?
Kaç kadın yönetim kurulunda?
Kaç kadın genel müdür?
Kaç kadın girişimciye yatırım yapıyoruz?
Kadın çalışanlarımızın kariyer yolculuğunu gerçekten destekliyor muyuz?
Yoksa yalnızca özel günlerde güzel sözler söyleyip yılın geri kalanında aynı alışkanlıklarla devam mı ediyoruz?
Artık “Biz kadınlara çok değer veriyoruz” demenin yeterli olmadığı bir noktadayız.
Çünkü değer vermek ile fırsat vermek arasında çok büyük bir fark var.
Kadınlara fırsat vermek bir lütuf değildir.
Fırsat eşitliği onların hakkıdır.
Ben iş dünyasında artık niyetlerden çok sonuçlara bakmamız gerektiğine inanıyorum. Kaç kadın işe alındığından çok kaç kadının kariyerinde yükseldiğine, kaç kadının karar mekanizmalarında yer aldığına, kaç annenin doğum sonrasında işine dönebildiğine, kaç kadın girişimcinin büyüyebildiğine bakmalıyız.
Çünkü eşitlik bir söylem değildir.
Eşitlik sonuçtur.
Türkiye’nin önünde çok büyük bir ekonomik dönüşüm var. Bu dönüşümün başarıya ulaşması için daha fazla üretmemiz, daha fazla yenilik yapmamız, daha fazla girişimci yetiştirmemiz ve sahip olduğumuz insan kaynağını çok daha etkin kullanmamız gerekiyor.
İşte tam burada kadınların ekonomik hayata katılımı stratejik bir önem kazanıyor.
Kadınların işgücüne katılımındaki farkın kapanmasının Türkiye’nin ekonomik büyümesine ciddi katkı sağlayabileceği artık yalnızca bir temenni değil, ekonomik araştırmalarla ortaya konmuş bir gerçek.
Dolayısıyla kadın-erkek eşitliğini yalnızca “doğru olanı yapmak” üzerinden konuşmak bana artık yeterli gelmiyor.
Evet, eşitlik adalettir.
Evet, eşitlik insan hakkıdır.
Ama aynı zamanda eşitlik ekonomik akıldır.
Türkiye, kadınların potansiyelini kullanmadığı her gün kendi potansiyelinin de bir bölümünü kullanamıyor.
Bunu artık çok daha net görmek zorundayız.
26 Ağustos’u yalnızca kadınlara güzel sözler söyleyeceğimiz bir gün olarak görmemeliyiz. Bu günü kendimize ayna tutacağımız bir gün hâline getirmeliyiz.
İş yerlerimize döndüğümüzde neyi değiştireceğiz?
Bir kadın çalışanın sesini daha fazla mı dinleyeceğiz?
Genç bir kadına mentorluk mu yapacağız?
Bir kadın girişimciye destek mi olacağız?
Bir annenin kariyerine devam edebilmesi için çalışma koşullarımızı mı değiştireceğiz?
Yönetim masalarında daha fazla kadının bulunması için somut adımlar mı atacağız?
Yoksa 26 Ağustos geçtikten sonra her şeyi eski hâline mi bırakacağız?
Ben artık sözlerden çok davranışlara ve sonuçlara inanıyorum.
Çünkü Türkiye’nin kadınları desteğe değil, önlerindeki engellerin kaldırılmasına ihtiyaç duyuyor.
Bu ülkenin kadınları yalnızca çalışan değildir.
Onlar girişimcidir.
Üreticidir.
Bilim insanıdır.
Mühendistir.
Doktordur.
Öğretmendir.
Sanayicidir.
Yöneticidir.
Çiftçidir.
Esnaftır.
Ve bu ülkenin geleceğini şekillendiren milyonlarca insanın önemli bir bölümüdür.
Biz kadınların gücünü ekonominin dışında bıraktığımızda aslında Türkiye’nin gücünü dışarıda bırakıyoruz.
Bu nedenle benim için kadın-erkek eşitliği bir “kadın politikası” değildir.
Bu, Türkiye politikasıdır.
Bu, ekonomi politikasıdır.
Bu, kalkınma politikasıdır.
Bu, adalet meselesidir.
Ve belki de hepsinden önemlisi, çocuklarımıza nasıl bir Türkiye bırakacağımız meselesidir.
Ben Türkiye’nin geleceğinin kadınlarla erkeklerin birbirine karşı değil, yan yana yürüdüğü bir gelecek olduğuna inanıyorum.
Kadınların gücüyle erkeklerin gücünü karşı karşıya koymak yerine bir araya getirdiğimizde çok daha güçlü bir Türkiye ortaya çıkacaktır.
Çünkü gerçek kalkınma yalnızca daha fazla bina yapmak, daha fazla fabrika kurmak veya daha yüksek ekonomik büyüme rakamlarına ulaşmak değildir.
Gerçek kalkınma, insanın önündeki engelleri kaldırmaktır.
Bir kız çocuğunun hayallerinin cinsiyeti tarafından küçültülmemesidir.
Bir kadının anne olduğu için kariyerinden vazgeçmek zorunda kalmamasıdır.
Bir erkeğin ailesine zaman ayırdığı için daha az başarılı görülmemesidir.
Bir insanın kadın veya erkek olduğu için değil; bilgisi, emeği, yeteneği ve başarısı üzerinden değerlendirilmesidir.
İşte benim eşitlikten anladığım budur.
Ve artık hepimizin şu gerçeği kabul etmesi gerekiyor:
Kadın-erkek eşitliği bir kadın meselesi değildir.
Türkiye meselesidir.
Ekonomi meselesidir.
Adalet meselesidir.
Ve Türkiye’nin geleceği meselesidir.
26 Ağustos’u bir kutlama günü olmaktan çıkarıp bir kararlılık gününe dönüştürelim.
Çünkü eşitlik bekletilebilecek bir hedef değildir.
Eşitlik, Türkiye’nin geleceğine yapılabilecek en güçlü yatırımlardan biridir.
Ve ben inanıyorum ki kadınların ve erkeklerin potansiyelini birlikte ortaya çıkardığımızda Türkiye yalnızca daha adil bir ülke olmayacak; aynı zamanda daha güçlü, daha üretken, daha rekabetçi ve daha müreffeh bir ülke olacaktır.
Çünkü Türkiye’nin geleceğinde kadın da var, erkek de.
Ama geleceğin kendisi ancak eşitlikle var.
