
(Esra Hasnalçacı yazıyor...)
Bugün 1 Eylül Dünya Barış Günü… İnsanlığın en büyük ortak özlemlerinden biri olan barışı yeniden hatırlamak, onun yalnızca savaşların sona ermesi anlamına gelmediğini; güven, huzur, kardeşlik, adalet, üretim, refah ve geleceğe umutla bakabilmek olduğunu anlamak için önemli bir gün. Çünkü barışın olduğu yerde insan kendisini güvende hisseder, aileler geleceğe daha umutla bakar, çocuklar korkudan uzak büyür, toplumlar birbirine güven duyar ve ülkeler sahip oldukları enerjiyi çatışmaya değil kalkınmaya yöneltir.
Barış, insan hayatının görünmeyen fakat en güçlü sermayesidir. Bir ülkenin ekonomik gücü yalnızca fabrikaları, ihracatı, yatırımları ve finansal kaynaklarıyla ölçülmez. O ülkenin güven ortamı, toplumsal huzuru, hukuk düzeni, insanlarının geleceğe olan inancı ve dünyayla kurduğu barışçıl ilişkiler de ekonomik gücün temel taşlarıdır. Çünkü güvenin olmadığı yerde yatırımın cesareti azalır, üretimin bereketi zayıflar, ticaretin yolları daralır ve geleceğe ilişkin umutlar gölgelenir. Barış ise bütün bu değerlerin önünü açan en güçlü zemindir.
1 Eylül’ün taşıdığı tarihsel anlam da insanlığa savaşın ağır bedelini hatırlatmaktadır. 1 Eylül 1939’da Nazi Almanyası’nın Polonya’ya saldırmasıyla başlayan II. Dünya Savaşı, insanlık tarihinde milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine ve büyük bir yıkımın yaşanmasına neden oldu. Bu nedenle 1 Eylül, savaşların acısını unutmamak ve barışın değerini gelecek kuşaklara aktarmak açısından güçlü bir sembol hâline geldi.
Türkiye açısından barışın anlamı ise çok daha derin bir tarihsel mirasa dayanıyor. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dünyaya bıraktığı ve Türk dış politikasının temel anlayışlarından biri hâline gelen “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü, yalnızca bir temenni değil, devlet yönetiminden toplumsal yaşama kadar uzanan güçlü bir medeniyet anlayışının ifadesidir. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı da bu ilkeyi Atatürk’ün barışçı vizyonunun özlü ifadesi ve Türk dış politikasının temel yol göstericilerinden biri olarak tanımlamaktadır.
Atatürk’ün barış anlayışında güçlü olmak ile barıştan yana olmak birbirinin karşıtı değildir. Tam tersine, güvenliğini sağlayabilen, kendi ayakları üzerinde durabilen, ekonomik ve sosyal açıdan güçlü bir ülke barışın da daha sağlam savunucusu olabilir. Atatürk Araştırma Merkezi’nin değerlendirmesinde de yurtta ve dünyada barışın korunmasının Türkiye’nin haklarını ve güvenliğini koruyabilecek güce sahip olmasıyla birlikte ele alındığı görülmektedir.
Bugünün iş dünyası açısından bakıldığında ise barış, doğrudan doğruya ekonomik geleceğin de anahtarıdır. Barış ortamı yatırımcıya güven verir, girişimciye cesaret verir, üreticiye istikrar sağlar, çalışanlara umut verir, ihracatçıya yeni pazarlar açar ve ülkeler arasındaki ticaretin güçlenmesine imkân tanır. Huzurlu toplumlar daha fazla üretir, daha fazla eğitim ve teknoloji yatırımı yapar, yenilikçiliğe daha fazla kaynak ayırır. Çünkü savaşın ve çatışmanın kaynakları tükettiği yerde barış, aynı kaynakları insanın gelişimine ve ülkenin kalkınmasına yönlendirme fırsatı sunar.
Bu nedenle barış yalnızca siyasetçilerin, diplomatların veya devletlerin konusu değildir. İş dünyasının, çalışanların, üreticilerin, girişimcilerin, akademisyenlerin, gençlerin ve toplumun her kesiminin ortak sorumluluğudur. Bir ülkede güven duygusunun güçlenmesi, ekonomik hayatın da sağlamlaşması anlamına gelir. İnsanların yarına güvenle baktığı bir Türkiye, üretimde, teknolojide, ihracatta, istihdamda ve girişimcilikte çok daha güçlü adımlar atabilir.
Barış aynı zamanda insanın insana duyduğu güveni yeniden inşa eder. Farklı düşüncelerin düşmanlık nedeni değil, zenginlik kabul edildiği; farklılıkların ayrışmaya değil birlikte yaşam kültürüne dönüştüğü toplumlar daha güçlü olur. Çünkü gerçek huzur, herkesin aynı düşünmesiyle değil, farklılıklarına rağmen birbirine saygı gösterebilmesiyle mümkündür.
Bugün dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan savaşlar, çatışmalar ve insani krizler bize aynı gerçeği bir kez daha gösteriyor: Savaşın kazananı olmaz; geride yalnızca kaybedilmiş hayatlar, yıkılmış şehirler, parçalanmış aileler, ekonomik kayıplar ve gelecek kaygısı kalır. Barış ise insanlığa yeniden ayağa kalkma, üretme, iyileşme ve geleceği birlikte kurma imkânı verir.
Türkiye’nin tarihsel birikimi ve Atatürk’ün ortaya koyduğu “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışı, bugün de dünyaya önemli bir mesaj vermektedir: Güvenli bir ülke, huzurlu bir toplum ve istikrarlı bir dünya birbirinden ayrı düşünülemez. Barış, yalnızca silahların susması değil; insanın korkmadan yaşaması, çocuğun geleceğe umutla bakması, girişimcinin yatırım yapması, iş insanının yeni istihdam alanları oluşturması, üreticinin üretmesi ve toplumun refahını büyütmesidir.
1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle bir kez daha hatırlayalım: Dünyanın gerçek zenginliği yalnızca sahip olduğu petrol, altın, teknoloji veya sermaye değildir. Dünyanın en büyük zenginliği, insanlarının güven içinde ve huzur içinde yaşayabilmesidir.
Çünkü barış varsa güven vardır. Güven varsa yatırım vardır. Yatırım varsa üretim vardır. Üretim varsa istihdam vardır. İstihdam varsa refah vardır. Refah varsa umut vardır. Umut varsa gelecek vardır.
Ve bütün bu değerlerin üzerinde, insanlığın ortak vicdanına seslenen o büyük söz durmaktadır:
“Yurtta sulh, cihanda sulh.”
Bugün olduğu gibi yarın da Türkiye’nin, bölgenin ve dünyanın en büyük ihtiyacı; insanı merkeze alan, güveni büyüten, huzuru güçlendiren ve ekonomik kalkınmayı barışın sağlam zemini üzerinde yükselten bir anlayıştır.
1 Eylül Dünya Barış Günü kutlu olsun. Dünyanın bütün çocuklarına savaşın gürültüsünden uzak, barışın huzuruyla büyüyebilecekleri bir gelecek; bütün insanlığa güven, kardeşlik, adalet, bereket ve umut dolu yarınlar diliyoruz.
