
(Şennur Enginler yazıyor...)
Denizden Sofraya, Tarihten Geleceğe
Muğla denince akla çoğunlukla masmavi koylar, uzun sahil şeridi ve deniz turizmi geliyor.
Oysa bu kadim coğrafyanın hikâyesi kıyılardan çok daha içerilere uzanıyor.
Ben de yıllardır Muğla’yı gezen biri olarak, 29-30 Ağustos’ta Yatağan’da düzenlenen Muğla 2. Lezzet Festivali sırasında bunu bir kez daha fark ettim. Hatta içimden, “Ben buraları nasıl daha önce görmemişim?” diye hayıflandım.
Çünkü bu festival yalnızca yemekleri ve yöresel ürünleri tanıtmakla kalmadı; Muğla’nın tarihini, kültürünü, yerel üretimini ve kadın emeğini turizmin merkezine taşıdı.
Bana göre festivalin asıl başarısı da tam burada yatıyor: Ziyaretçiye deniz kıyısından iç bölgelere, tarihten sofraya uzanan bambaşka bir Muğla deneyimi sunması.
Tarihin hâlâ yaşadığı yer: Stratonikeia
Festivalin ilk günü Yatağan’ın Bozüyük-Güzelköy Meydanı’nda başladı. Taş evleri ve kendine özgü dokusuyla dikkat çeken köy meydanı festival alanına dönüşürken, etkinliğin beni en çok etkileyen taraflarından biri gastronominin tarihle buluşmasıydı.
Çünkü hemen yanı başında Stratonikeia Antik Kenti bulunuyor.
Geçmişi Geç Tunç Çağı’na kadar uzanan Stratonikeia, Hellenistik ve Roma dönemlerinin yanı sıra Beylikler, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine ait izlerin de bir arada görülebildiği çok katmanlı bir yerleşim.
Ama Stratonikeia’yı benim için özel kılan yalnızca binlerce yıllık tarihi değil.
Burada tarih yalnızca taşlarda yaşamıyor.
Antik yapıların, geleneksel evlerin ve eski köy dokusunun aynı coğrafyada buluştuğu kentte, geçmişle bugünün izleri yan yana duruyor. 1957 depremi sonrasında büyük bölümü taşınan Eskihisar Köyü’nün eski yerleşiminde hâlâ bazı ailelerin yaşıyor olması da bu eşsiz atmosferi daha görünür kılıyor.
Taş sokaklarda yürürken bir tarafta binlerce yıllık geçmişi, diğer tarafta günlük hayatın doğal akışını görüyorsunuz.
Kazı, araştırma ve restorasyon çalışmalarının da sürdüğü Stratonikeia, geçmişin yalnızca korunmadığı; aynı zamanda yaşatılmaya çalışıldığı bir alan.
İşte gastronomi festivalinin bu tarihî atmosferde gerçekleştirilmesi de bence büyük anlam taşıyor.
Çünkü burada tarih, kültür, üretim ve sofra aynı hikâyede buluşuyor.
Muğla’nın başka bir yüzü
Muğla’nın en büyük gücü elbette denizi ve kıyıları.
Fakat Muğla’yı yalnızca deniz, güneş ve plajlarla anlatmak, bu coğrafyanın sahip olduğu zenginliğe haksızlık olur.
Köyleri, antik kentleri, geleneksel mutfağı, coğrafi işaretli ürünleri, yerel üreticileri ve kadın emeği de Muğla’nın turizm hikâyesinin önemli parçaları.
Festival boyunca bunu daha yakından görme fırsatı buldum.
Bu keşifte bana eşlik eden yapılardan biri de Muğla Tanıtım Platformu oldu. Kendi yaşadığı kente değer kazandırmak isteyen, gönüllülük anlayışıyla çalışan bu yapı, Muğla’nın farklı zenginliklerini görünür kılmak için emek veriyor.
Emeklerinize, yüreğinize sağlık.
Muğla 2. Lezzet Festivali’nin ortaya koyduğu model de aslında çok açık:
Ziyaretçiyi yalnızca sahil şeridinde tutmak yerine onu köylere, antik kentlere, yerel üretim alanlarına ve yöresel sofralara götürmek.
Bu anlayış, turizmin bölge geneline yayılmasına, sezonun uzamasına ve yerel ekonominin daha fazla insan tarafından paylaşılmasına katkı sağlayabilir.
Festivalin gerçek kahramanı: Kadın emeği
Festivalin en dikkat çekici yönlerinden biri de kadın kooperatifleri ve coğrafi işaretli ürünlerdi.
Muğla’nın farklı ilçelerinden gelen kadın kooperatifleri, kendi emekleriyle ürettikleri ürünleri ziyaretçilerle buluşturdu.
Datça bademiyle hazırlanan kuru lokum, kendine özgü geleneksel pişirme yöntemiyle dikkat çeken Pembe Teyze’nin tarhanası ve daha nice yöresel ürün…
Her birinin arkasında yalnızca bir ürün değil; bir kadın, bir emek ve bir üretim hikâyesi vardı.
Festivalde benim en çok ilgimi çeken ürünlerden biri ise Memecik zeytini ve zeytinyağıyla hazırlanan dondurma oldu.
Zeytin ve zeytinyağının böylesine farklı bir yorumunu tatmak, yerel ürünlerin doğru ellerde ne kadar yaratıcı biçimlere dönüşebileceğini gösteriyordu.
Ama burada asıl mesele ürünü tanıtmak değil.
Asıl mesele, o ürüne sürdürülebilir bir pazar yaratmak.
“2027’de Sofralar Değişsin”
Festivalde Tamer Özkan’ın “2027’de Sofralar Değişsin” çağrısı da tam bu noktaya dikkat çekti.
Özkan’ın Mehmet Yalçınkaya’dan destek isteyerek ortaya koyduğu iki çağrı, bence festivalin ötesinde üzerinde düşünülmesi gereken önerilerdi.
İlki:
“Her Mutfakta Bir Kadın Kooperatifi Ürünü.”
Restoranlar, oteller, kafeler ve profesyonel mutfaklar en az bir ürünü kadın kooperatiflerinden düzenli olarak satın alsın.
Çünkü mesele yardım etmek değil.
Kadın emeğine sürdürülebilir bir pazar yaratmak.
İkinci çağrı ise “2027 Temiz Yemek Yılı” oldu.
Yerel ve mevsimsel ürünleri, kaynağı belli ve izlenebilir gıdayı, geleneksel ve coğrafi işaretli ürünleri merkeze alan; israfı ve gereksiz katkıları azaltan daha bilinçli bir mutfak anlayışı…
Mesaj aslında çok net:
Kadın emeğini yalnızca alkışlamayalım, satın alarak yaşatalım.
Yerel ürünü yalnızca tanıtmayalım, sofralarımıza taşıyalım.
Bence bu iki çağrı, bir festival sloganından çok daha fazlası.
Muğla’dan başlayıp gastronominin geleceğine uzanan bir değişim önerisi.
Yerel üretici ile profesyonel mutfak buluşmalı
Bu anlayışın festivaldeki güçlü temsilcilerinden biri de Tamer Özkan’dı.
Kendisine duyduğum saygı ve sevgiyi ayrıca ifade etmeme gerek yok. Beni iyi tanır; gerektiğinde eleştirimi de hiç sakınmadan yaptığımı bilir.
Ancak yerel üreticiyi ve kadın kooperatiflerini gastronominin merkezine taşıma çabasını ayakta alkışlamak gerektiğine inanıyorum.
Çünkü sahnede yerel ürünü anlatmak başka, o ürüne gerçek bir pazar yaratmak başka.
Bir ürünün profesyonel bir mutfağın menüsüne girmesi; üreticinin düzenli gelir elde etmesi, kadın kooperatiflerinin güçlenmesi ve Muğla mutfağının gastronomi dünyasında daha görünür hâle gelmesi demek.
İşte sürdürülebilirlik de tam burada başlıyor.
İkinci gün şefler sahnedeydi
Festivalin ikinci gününde ünlü şefler sahne aldı.
Muğla’nın coğrafi işaretli ürünleri farklı tariflerle yeniden yorumlandı. Hazırlanan yemekler ziyaretçilere tattırıldı. Yatağan’ın yöresel lezzetlerinden Yatağan köftesi de festival kapsamında sunuldu.
Böylece yerel ürünler yalnızca stantlarda sergilenmedi; profesyonel mutfaklarda nasıl değerlendirilebileceği de gösterildi.
Bu önemli.
Çünkü gastronomi turisti artık yalnızca yemek yemek istemiyor.
Ürünün nereden geldiğini, nasıl üretildiğini, hikâyesini ve ait olduğu coğrafyayı da görmek istiyor.
Muğla ise bütün bu deneyimleri aynı anda sunabilecek güçlü bir birikime sahip.
Muğla için yeni bir turizm rotası
İki günlük festival geride kaldı.
Ama geride yalnızca tadımlar, yemekler, stantlar ve sahne gösterileri bırakmadı.
Stratonikeia’nın binlerce yıllık tarihini bugünün yaşamıyla yan yana getirdi.
Kadın kooperatiflerinin emeğini görünür kıldı.
Yerel ve coğrafi işaretli ürünlerin değerini yeniden hatırlattı.
Ve belki de en önemlisi, Muğla turizminin yalnızca deniz, güneş ve kıyıdan ibaret olmadığını güçlü biçimde gösterdi.
Yatağan ve çevresi; antik kentleri, köyleri, yerel üreticileri ve mutfak kültürüyle Muğla’nın turizm haritasında çok daha görünür bir yere sahip olabilir.
Bunun için aslında elimizde bütün malzemeler var.
Tarih var.
Doğa var.
Ürün var.
Üretici var.
Kadın emeği var.
Ve bütün bunları aynı sofrada buluşturabilecek güçlü bir gastronomi kültürü var.
Geriye bunları doğru bir hikâyede buluşturmak ve sürdürülebilir bir turizm anlayışına dönüştürmek kalıyor.
Muğla’nın yeni turizm rotası belki de tam olarak burada şekilleniyor:
Denizden iç bölgelere, tarihten sofraya uzanan bir Muğla.
Çünkü Muğla’nın gelecekteki turizm hikâyesi yalnızca kıyılarında yazılmayacak.
Antik kentlerinde, köy meydanlarında, kadın kooperatiflerinde, yerel üreticilerinde ve yöresel sofralarında da yazılacak.
Muğla 2. Lezzet Festivali ise bana göre bu yeni hikâyenin yalnızca bir etkinliği değil, güçlü bir başlangıç işareti oldu.
Sevgiyle kalın, iyilikle buluşalım
