Şu anda piyasa verileri güncelleniyor. Lütfen kısa bir süre sonra tekrar deneyiniz.

İstanbul Parçalı Bulutlu
İstanbul hava durumu
18 °
  • ANASAYFA
  • ŞÖYLEŞİ
  • BİR SEYAHATTEN FAZLASI: İNGİLTERE’DE TARİHİ, KÜLTÜRÜ, EKONOMİYİ VE İNSANI HİSSETMEK

BİR SEYAHATTEN FAZLASI: İNGİLTERE’DE TARİHİ, KÜLTÜRÜ, EKONOMİYİ VE İNSANI HİSSETMEK

WhatsApp Image 2026-10-28 at 10.54.11

(Esra Hasnalçacı yazıyor...)

İngiltere’ye yaptığım bu seyahate hazırlanırken önümde bir şehirler listesi, bir rota ve görülmesi gereken çok sayıda yer vardı. Fakat yolculuk ilerledikçe bunun klasik anlamda bir gezi olmadığını fark ettim. Her şehir bana İngiltere’nin başka bir tarafını gösterdi. Kimi yerde geçmişle bugün arasındaki güçlü bağı, kimi yerde üretimin nasıl değiştiğini, kimi yerde kültürün nasıl ekonomik bir değere dönüştüğünü, kimi yerde ise bir şehrin kendi kimliğini koruyarak nasıl dünya markası haline gelebildiğini gördüm.

Benim için bu seyahatin en güzel tarafı da tam olarak buydu. Bir şehre sadece bakmadım; mümkün olduğunca onu hissetmeye, insanını, sokağını, sofrasını, ticaretini ve gündelik hayatını anlamaya çalıştım.

İlk durağımız Cambridge oldu. Daha şehre girerken insanın üzerinde farklı bir atmosfer oluşuyor. Burası yalnızca üniversiteleriyle tanınan bir şehir değil; adeta bilginin günlük hayatın içine karıştığı bir yer. University of Cambridge, King’s College, Trinity College, St John’s College ve Clare College çevresinde dolaşırken insan ister istemez eğitimin bir ülkenin geleceğini nasıl şekillendirdiğini düşünüyor.

Cam Nehri boyunca ilerlerken, tarihi köprüleri ve kolejleri izlerken benim aklımdan geçen ise şuydu: Bir şehir, sahip olduğu üniversiteyi yalnızca eğitim veren bir kurum olarak görmeyip onu girişimciliğin, araştırmanın, teknolojinin ve yeni fikirlerin merkezi haline getirdiğinde, ortaya bambaşka bir ekonomik değer çıkıyor.

Cambridge’in sakinliği de ayrıca etkileyici. Büyük şehirlerde alıştığımız telaş burada daha farklı. İnsanların yürüyüşü, kafelerin doluluğu, bisiklet kullanan öğrenciler ve tarihi yapıların arasındaki modern hayat birbirine çok doğal biçimde karışmış. Gastronomi tarafında da bunu görmek mümkün. Geleneksel İngiliz çayı, küçük kafeler, publar ve dünyanın farklı mutfaklarından restoranlar, üniversitenin uluslararası karakterini yansıtıyor.

Cambridge’den ayrılırken benim için geride kalan sadece güzel fotoğraflar olmadı. Bir ülkenin en büyük sermayesinin bazen yer altındaki kaynakları değil, yetiştirdiği insanları olduğunu bir kez daha düşündüm.

Yol üzerinde Stamford’a geldiğimizde ise atmosfer tamamen değişti. Taş binalar, dar sokaklar, tarihi meydan ve River Welland boyunca uzanan manzaralar insana başka bir İngiltere gösteriyor. Burada en çok hoşuma giden şey, geçmişin günlük hayatın içinde hâlâ yaşıyor olmasıydı.

All Saints Church ve çevresindeki tarihi yapılar arasında yürürken, tarihî mirasın sadece korunmadığını, aynı zamanda şehrin ekonomik hayatının bir parçası haline getirildiğini görüyorsunuz. Küçük işletmeler, kafeler, restoranlar ve mağazalar bu tarihi dokunun içinde hayat buluyor.

Ben bunu Türkiye açısından da çok düşündüm. Bizim ülkemizde de yüzlerce, hatta binlerce yıllık şehirlerimiz var. Ancak tarihî dokuyu korumak kadar, onu yaşayan bir ekonomik değere dönüştürmek de önemli. Stamford bana bunu çok sakin ama çok güçlü biçimde hissettirdi.

Sonraki durağımız York oldu. York’a geldiğimde ilk hissettiğim şey, şehrin geçmişini saklamaya çalışmadığıydı. Tam tersine, geçmişiyle gurur duyuyor ve bunu bugünkü yaşamının doğal bir parçası haline getiriyor.

York Minster, tarihi şehir merkezi, taş sokaklar ve surlar arasında dolaşırken zaman zaman kendimi bir film platosunda gibi hissettim. Fakat burada tarih dekor değil; yaşayan hayatın kendisi.

Sokaklardaki küçük dükkânlar, kafeler, publar, restoranlar ve hediyelik eşya mağazaları, turizmin şehir ekonomisine nasıl yayıldığını gösteriyor. İngilizlerin çay kültürü, geleneksel pub atmosferi ve yerel yiyecekler de bu deneyimi tamamlıyor.

York’ta benim dikkatimi çeken başka bir şey de şehrin sakinliği ile ekonomik canlılığının aynı anda bulunabilmesi oldu. Bana göre başarılı şehir yönetiminin önemli göstergelerinden biri de bu. Şehir büyürken kendi karakterini kaybetmiyor.

Daha sonra Edinburgh’a geçtiğimizde ise İskoçya’nın ruhunu hissetmeye başladım. Royal Mile boyunca yürürken, Edinburgh Castle’ın şehre hâkim görüntüsünü izlerken ve St. Giles Cathedral çevresinde dolaşırken burada tarih ile bugünün çok güçlü bir şekilde iç içe olduğunu gördüm.

Edinburgh’da beni en fazla etkileyen şeylerden biri şehirdeki kültürel özgüvendi. İskoçya kendi kimliğini saklamıyor. Tam tersine, bunu turizmin ve ekonominin önemli bir parçası haline getiriyor.

Pub kültürü de bunun en güzel örneklerinden biri. Geleneksel İskoç biraları, yerel yemekler, viski kültürü ve pubların sosyal hayatın merkezindeki yeri, gastronominin burada yalnızca yemek içmekten ibaret olmadığını gösteriyor.

Benim için Edinburgh’da gastronomi ile kültür neredeyse aynı şey haline geliyor. Bir yere oturduğunuzda sadece yemek yemiyor, o bölgenin hikâyesinin de içine giriyorsunuz.

Glasgow ise bende farklı bir iz bıraktı. Edinburgh’un tarihî ve turistik havasından sonra Glasgow’un daha üretken, daha şehirli ve daha sanayi geçmişine sahip karakterini hissediyorsunuz.

George Square, Glasgow Cathedral, üniversite çevresi ve River Clyde boyunca şehrin geçmişine baktığımda, burada bir zamanlar üretimin ve ticaretin ne kadar güçlü olduğunu düşündüm.

Ama Glasgow’un asıl etkileyici tarafı geçmişinde değil, değişebilme kabiliyetinde.

Sanayi Devrimi döneminde önemli bir üretim ve ticaret merkezi olan şehir bugün kültür, sanat, eğitim, tasarım ve hizmet sektörleriyle yeni bir kimlik oluşturmuş.

Bence bütün şehirler için önemli olan da bu. Ekonomi değişiyor. Dün güçlü olan sektör bugün aynı güce sahip olmayabiliyor. Önemli olan şehrin geçmişine takılı kalmadan yeni döneme hazırlanabilmesi.

Glasgow’da bunu açık biçimde hissettim.

Ardından Lake District National Park bölgesine ulaştığımızda şehirlerden tamamen uzaklaşıp İngiltere’nin doğasıyla baş başa kaldık. Yeşilin neredeyse her tonunu gördüğüm bu bölgede Windermere Gölü’nde yaptığımız tekne turu seyahatin en huzur veren anlarından biri oldu.

Gölün üzerinde ilerlerken çevredeki manzaraya bakıp bir kez daha doğanın da başlı başına bir ekonomik değer olduğunu düşündüm.

Burada doğa; turizmi, otelleri, restoranları, tekne turlarını, ulaşımı ve yerel işletmeleri besliyor.

Fakat bunu yaparken doğanın kendisini tüketmiyorlar. Bence asıl başarı burada.

Türkiye’nin de bu anlamda çok büyük bir potansiyeli var. Doğal güzelliklerimizi koruyarak turizm ekonomisinin önemli bir parçası haline getirebiliriz.

Liverpool’a geldiğimizde ise şehirle birlikte hikâye de değişti.

Liverpool’un liman kenti kimliği ilk bakışta hissediliyor. Royal Albert Dock, River Mersey ve tarihi liman yapıları şehrin ticaret geçmişini anlatıyor.

Fakat Liverpool’un benim için en etkileyici tarafı, ticaret geçmişinin üzerine bir kültür markası inşa etmiş olması.

Bunu özellikle The Beatles üzerinden çok net görmek mümkün.

Bir şehir düşünün; müzik tarihinin en önemli gruplarından biriyle özdeşleşiyor ve bu hikâye yıllar sonra bile milyonlarca insanı şehre çekmeye devam ediyor.

Burada kültürün nasıl ekonomik değere dönüştüğünü çok net hissediyorsunuz.

Liverpool bana göre “şehir markası” kavramının çok güzel bir örneği.

Bir şehrin markası sadece logosu veya reklam kampanyası değildir. İnsanların o şehir hakkında hissettiği şeydir.

Liverpool denildiğinde insanların zihninde müzik, liman, futbol, kültür ve tarih birlikte canlanıyor.

Bu da ekonomik bir güç.

Chester ise bambaşka bir güzellik taşıyor. Eastgate Clock, Chester Rows, tarihi surlar ve Chester Cathedral çevresinde yürürken şehrin geçmişini bugünkü ticaret hayatıyla nasıl birleştirdiğini görüyorsunuz.

Özellikle Chester Rows bana çok ilginç geldi. Tarihi yapılar bugün alışverişin ve sosyal hayatın bir parçası olarak yaşamaya devam ediyor.

Ardından Cheshire Designer Outlet’ta modern tüketim ekonomisinin başka bir yüzüyle karşılaştık. Dünyaca ünlü markalar, mağazalar, restoranlar ve alışveriş için gelen insanlar…

Burada tarih ile modern tüketimin yan yana durması dikkat çekiciydi.

Bana göre günümüz tüketicisi artık yalnızca ürün satın almıyor. Bir deneyim satın alıyor. Mekân, marka, atmosfer, yeme içme ve alışveriş aynı paketin içinde.

Ve sonunda Londra…

Londra’ya geldiğimde önceki şehirlerde gördüğüm pek çok şeyin burada çok daha büyük bir ölçekte birleştiğini hissettim.

Finans, ticaret, turizm, kültür, sanat, moda, gastronomi, eğitim ve teknoloji…

Hepsi aynı şehirde.

Greenwich bölgesinde Royal Observatory ve başlangıç meridyeninin geçtiği noktayı görmek benim için ayrıca anlamlıydı. Çünkü burada yalnızca bir coğrafi çizgi görmüyorsunuz; dünyanın zamanını, ticaretini ve küresel bağlantılarını düşündüren sembolik bir noktada duruyorsunuz.

Thames Nehri üzerinde yaptığımız tekne turunda ise Londra’nın gerçek büyüklüğünü başka bir açıdan görme fırsatı bulduk.

Tower Bridge, Tower of London, St Paul’s Cathedral, Shakespeare’s Globe ve The Shard…

Nehir boyunca ilerlerken tarihî Londra ile modern Londra aynı manzaranın içerisinde buluşuyor.

Westminster, Big Ben, Houses of Parliament, London Eye, Downing Street, Trafalgar Square, Covent Garden ve Piccadilly Circus çevresinde yürürken ise Londra’nın sadece ekonomik değil, siyasi ve kültürel bir merkez olduğunu daha iyi hissediyorsunuz.

Sonrasında British Museum ziyaretimiz oldu.

Burada insan ister istemez dünyanın farklı medeniyetlerinin hikâyelerini düşünmeye başlıyor. Great Court ve müzenin koleksiyonları, kültürün nasıl bir çekim gücü oluşturduğunu gösteriyor.

Benim için müze ziyareti de ekonomik açıdan düşündürücüydü. Çünkü bugün insanlar yalnızca alışveriş veya iş için seyahat etmiyor. Kültür için, sanat için, tarih için de seyahat ediyor.

Bu nedenle kültür ekonomisi artık turizmin ayrılmaz bir parçası.

Londra sokaklarında ilerlerken Oxford Street, Regent Street, Chinatown, Leicester Square ve Piccadilly Circus gibi bölgelerde ise şehrin tüketim ve eğlence tarafını gördük.

Londra’nın gastronomisi de şehrin çok kültürlü yapısının aynası.

Geleneksel İngiliz yemeklerinden dünyanın farklı mutfaklarına kadar inanılmaz bir çeşitlilik var. Bana göre Londra’yı güçlü kılan unsurlardan biri de bu çeşitlilik.

Şehir, farklı kültürleri sadece kabul etmiyor; onları kendi ekonomik ve sosyal sisteminin bir parçası haline getiriyor.

Oxford ziyareti de benim için ayrı bir anlam taşıdı.

Radcliffe Camera, Bodleian Library ve üniversite yapıları arasında yürürken Cambridge’de hissettiğim o bilgi ekonomisinin benzerini burada tekrar gördüm.

Ancak Oxford’un turizm tarafı da oldukça güçlü.

Harry Potter filmleriyle ilişkilendirilen kolejler ve mekânlar, kültür endüstrisinin turizme nasıl katkı sağladığını gösteriyor.

Sonrasında Bicester Village’a geçtiğimizde ise tamamen farklı bir ekonomik dünyaya girdik.

Dünyaca ünlü markalar, alışveriş, restoranlar ve turistler…

Oxford’da bilgi ekonomisini, Bicester’da ise tüketim ve marka ekonomisini aynı gün içerisinde görmek aslında İngiltere’nin ekonomik çeşitliliğini çok güzel özetliyor.

Warner Bros. Studios ve Harry Potter deneyimi ise benim açımdan bu seyahatin en farklı duraklarından biriydi.

Great Hall, Diagon Alley, Hogwarts Express, kostümler ve film setleri arasında dolaşırken bunun yalnızca sinema olmadığını görüyorsunuz.

Burada hayal gücü bir ekonomik modele dönüşmüş.

Bir film yapılmış, ardından hikâye kitaplara, ürünlere, turizme, stüdyo ziyaretlerine, restoranlara ve hediyelik eşyalara kadar uzanan dev bir ekonomik ekosistem oluşturmuş.

Bana göre günümüz ekonomisini anlamak için bunun üzerinde özellikle düşünmek gerekiyor.

Çünkü artık insanların satın aldığı şey sadece ürün değil.

Hikâye, deneyim ve duygu da ekonomik değere dönüşüyor.

Londra’daki seyahatimin benim için en önemli bölümlerinden biri ise MÜSİAD Londra ziyareti oldu.

Türkan Akbaş Hanım ve yönetimiyle gerçekleştirdiğimiz samimi ve verimli sohbet, İngiltere’de yaşayan ve iş yapan Türk iş insanlarının dünyasına daha yakından bakmamı sağladı.

Bir şehri turist olarak görmek başka, o şehirde ticaret yapan insanlarla aynı masada oturup konuşmak başka.

MÜSİAD Londra ziyaretimizde Türkiye ile İngiltere arasındaki ticari ilişkilerin geliştirilmesi, iş insanlarının karşılıklı olarak birbirini daha iyi tanıması ve yeni iş fırsatlarının oluşturulması açısından önemli değerlendirmelerde bulunduk.

Bu görüşmenin benim için en önemli taraflarından biri, dünyanın hangi noktasında olursak olalım Türk girişimcisinin üretme, çalışma ve ticaret yapma arzusunu görmekti.

Londra gibi dünyanın en önemli ekonomik merkezlerinden birinde Türk iş insanlarının varlığını görmek ayrıca gurur verici.

Seyahatimiz kapsamında gerçekleştirdiğim İngiltere Büyükelçiliği ziyareti de benim açımdan ayrı bir anlam taşıdı.

İş dünyası ile diplomasi arasındaki ilişkinin günümüzde ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gördüm.

Artık ülkeler arasındaki ekonomik ilişkiler yalnızca ithalat ve ihracat rakamlarından ibaret değil. İnsan ilişkileri, yatırım, girişimcilik, kültürel yakınlık, diplomatik temaslar ve karşılıklı güven de bu ilişkinin önemli parçaları.

Bu nedenle Londra’da yaptığım bu ziyaretleri, seyahatimin doğal bir parçası değil, aksine iş dünyası açısından en anlamlı bölümlerinden biri olarak görüyorum.

Bu seyahatin sonunda İngiltere’ye dair bende kalan duygu, aslında tek bir kelimeyle anlatılabilir: denge.

Geçmiş ile gelecek arasında bir denge.

Tarih ile modern hayat arasında bir denge.

Sanayi ile teknoloji arasında bir denge.

Kültür ile ekonomi arasında bir denge.

Gelenek ile değişim arasında bir denge.

Cambridge’de bilgiyi, Stamford’da tarihi, York’ta şehir kültürünü, Edinburgh’da kimliği, Glasgow’da dönüşümü, Lake District’te doğayı, Liverpool’da marka olmayı, Chester’da tarih ile ticareti, Oxford’da eğitimi, Bicester’da tüketimi ve Londra’da bütün bunların küresel bir sistem içerisinde nasıl birleştiğini gördüm.

Ama benim için bu yolculuğun asıl anlamı bunların her birini ayrı ayrı görmek değildi.

Bütün bu parçaların bir ülkenin ekonomik ve sosyal gücünü nasıl oluşturduğunu hissetmekti.

Türkiye’ye dönerken aklımda özellikle şu düşünce kaldı:

Bizim de anlatacak çok büyük hikâyelerimiz var.

Anadolu’nun tarihi, İstanbul’un ticaret gücü, Kapadokya’nın turizmi, Kayseri’nin üretim kültürü, Gaziantep’in gastronomisi, Bursa’nın sanayisi, İzmir’in liman kimliği, Karadeniz’in doğası, üniversitelerimiz, genç nüfusumuz ve girişimci insanlarımız…

Mesele sadece bunlara sahip olmak değil.

Bunları doğru hikâyede bir araya getirip dünyaya anlatabilmek.

İngiltere seyahatimde gördüğüm en önemli şeylerden biri de buydu.

Bir ülkenin ekonomik gücü sadece fabrikalarında, bankalarında veya şirketlerinde oluşmuyor.

Bazen bir üniversitede, bazen bir müzede, bazen bir restoranda, bazen tarihi bir sokakta, bazen bir müzik hikâyesinde, bazen de dünyanın farklı yerlerinden gelen insanların aynı şehirde buluşabilmesinde ortaya çıkıyor.

Benim için İngiltere seyahati tam olarak böyle bir yolculuk oldu.

Gezdim, gördüm, dinledim, tattım, insanlarla konuştum ve mümkün olduğunca hissetmeye çalıştım.

Ve sonunda şunu bir kez daha anladım:

Dünyada güçlü şehirler sadece geçmişlerini koruyan şehirler değil; geçmişlerinden güç alarak geleceğe yeni hikâyeler yazabilen şehirlerdir.

İngiltere’den Türkiye’ye dönerken yanıma aldığım en değerli şey de işte bu düşünce oldu.

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?