
( Esra Hasnalçacı yazıyor... )
Bazı geceler vardır; bir davete katılırsınız ama gecenin sonunda yalnızca güzel bir programın değil, büyük bir tarihin tanığı olduğunuzu hissedersiniz.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla, Kayseri Valimiz Sayın Gökmen Çiçek ve kıymetli eşi Sayın Sümeyra Çiçek’in ev sahipliğinde düzenlenen Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonu’na katılırken benim için de böyle bir gece yaşandı.
Cumhuriyetimizin 103. yılını kutladığımız bu anlamlı gecede, bir taraftan Cumhuriyetimizin kuruluşunun gururunu ve onurunu yaşarken, diğer taraftan geçmişten bugüne uzanan büyük mücadelemizi düşündüm.
İnsan böyle günlerde ister istemez kendisine şu soruyu soruyor:
Cumhuriyet bize ne kazandırdı ve biz Cumhuriyet’e ne katabildik?
Bu sorunun cevabı, aslında yalnızca tarihte değil; bugün fabrikalarımızda, işletmelerimizde, üniversitelerimizde, teknoloji merkezlerimizde, ihracat yaptığımız her pazarda ve çocuklarımızın geleceğinde saklı.
Çünkü Cumhuriyet yalnızca bir yönetim biçiminin ilanı değildir.
Cumhuriyet, bir milletin kendi geleceğine sahip çıkma iradesidir.
Ve o iradenin arkasında çok ağır bir bedel vardır.
Bugün Cumhuriyet’in 103. yılını kutlarken, sadece kazandıklarımızı konuşmak kolay.
Oysa Cumhuriyet’e giden yolu anlamak için kaybettiklerimizi de hatırlamak zorundayız.
Bu topraklarda nice evlatlarımızı kaybettik.
Nice aileler yarım kaldı.
Nice gençler hayatlarının baharında toprağa düştü.
Yıllarca süren savaşların, yoklukların ve imkânsızlıkların içinden geçtik.
Bir ülkenin insanı yalnızca cephede savaşmadı.
Analar evlatlarını gönderdi.
Babalar ailelerinden ayrıldı.
Çocuklar büyümeden yetim kaldı.
İnsanlarımız ekmeğini, evini, geleceğini ortaya koydu.
Ve bütün bu ağır bedellerin sonunda bir millet yeniden ayağa kalktı.
Cumhuriyet işte o ayağa kalkışın adıdır.
Bu nedenle Cumhuriyet Bayramı benim için sadece bir kutlama değildir.
Aynı zamanda büyük bir minnet günüdür.
Geçmişte kaybettiklerimizi hatırlama…
Bugün sahip olduklarımızın değerini bilme…
Ve geleceğe karşı sorumluluğumuzu yeniden düşünme günüdür.
Cumhuriyet’in bize kazandırdığı en büyük değerlerden biri ise hiç şüphesiz “yapabiliriz” duygusudur.
Bir milletin kendi gücüne inanması…
Kendi kaderini belirleyebileceğine inanması…
Kendi insanına, kendi emeğine ve kendi geleceğine güvenmesi…
Bence Cumhuriyet’in ekonomik ve sosyal anlamdaki en büyük miraslarından biri budur.
Bugün Türkiye’nin dört bir yanında üretim yapan sanayicilerimize baktığımda, ihracat gerçekleştiren iş insanlarımıza baktığımda, yeni girişimler kuran gençlerimizi gördüğümde bu mirasın izlerini görüyorum.
Çünkü Cumhuriyet’in ilk yıllarında nasıl büyük bir kalkınma mücadelesi verildiyse, bugün de Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığı için farklı bir mücadele veriyoruz.
Dünün mücadelesi vatanın bağımsızlığı içindi.
Bugünün mücadelesi ise o bağımsızlığı güçlü bir ekonomiyle, yüksek teknolojiyle ve üretim kapasitesiyle taçlandırmak için.
Dünün cepheleri vardı.
Bugünün küresel pazarları var.
Dünün mücadele araçları farklıydı.
Bugünün araçları ise bilgi, teknoloji, sermaye, inovasyon ve insan kaynağı.
Ama ruh aynı:
Çalışmak, üretmek, mücadele etmek ve vazgeçmemek.
İş dünyası açısından Cumhuriyet’in anlamı benim için tam da burada başlıyor.
Çünkü bir ülkenin ekonomik bağımsızlığı, siyasi bağımsızlığının en güçlü teminatlarından biridir.
Üreten bir ülke güçlüdür.
Kendi teknolojisini geliştiren bir ülke geleceğini kendisi şekillendirir.
İhracat yapan bir ülke dünyayla rekabet eder.
İstihdam oluşturan bir ülke insanına umut verir.
Gençlerine fırsat sunan bir ülke geleceğini korur.
Bugün bizim sorumluluğumuz yalnızca şirketlerimizi büyütmek değildir.
Elbette şirketlerimizin büyümesi önemlidir.
Ama bundan daha büyük bir hedefimiz olmalı:
Türkiye’nin üretim gücünü büyütmek.
Bir fabrika kurduğumuzda yalnızca bir bina inşa etmiyoruz.
Bir gencimize iş imkânı sağlıyoruz.
Bir ailenin geleceğine dokunuyoruz.
Bir şehrin ekonomisine katkı sunuyoruz.
Bir ürünümüzü yurt dışına sattığımızda, yalnızca ticaret yapmıyoruz.
Türkiye’nin dünyadaki itibarına da katkı sağlıyoruz.
Bu nedenle iş dünyasının sorumluluğu sadece ekonomik değil, aynı zamanda toplumsaldır.
Bugün dünyada büyük bir dönüşüm yaşanıyor.
Yapay zekâ, dijitalleşme, yeşil dönüşüm, yeni üretim modelleri ve değişen küresel ticaret dengeleri ülkelerin geleceğini yeniden şekillendiriyor.
Bu yeni dönemde Türkiye’nin önünde çok büyük fırsatlar var.
Ancak fırsatların gerçekleşmesi kendiliğinden olmayacak.
Daha fazla üretmemiz gerekiyor.
Daha fazla katma değer yaratmamız gerekiyor.
Daha fazla teknoloji geliştirmemiz gerekiyor.
Daha fazla marka oluşturmamız gerekiyor.
Gençlerimizin enerjisini ve yaratıcılığını ekonomik güce dönüştürmemiz gerekiyor.
Ve en önemlisi, kendi geleceğimize güvenmemiz gerekiyor.
Cumhuriyet’in 103. yılında geçmişten geleceğe baktığımda, bana göre en büyük görevimiz budur.
Atatürk ve silah arkadaşlarının bize bıraktığı Cumhuriyet’i sadece korumak değil, onu ekonomik ve sosyal anlamda daha güçlü hale getirmek.
Çünkü Cumhuriyet’in kuruluşunda gösterilen cesaret, bugün bizim üretim ve kalkınma mücadelemizde de yol gösterici olmalıdır.
Kayseri’nin bu mücadelede özel bir yeri olduğuna inanıyorum.
Kayseri; ticaretin, üretimin, girişimciliğin ve alın terinin şehirlerinden biri.
Yüzyıllardır ticaret kültürüyle yaşayan bu şehir, bugün de Türkiye’nin üretim gücüne önemli katkılar sunuyor.
Kayseri’de bir işletmenin büyümesi yalnızca o işletmenin başarısı değildir.
O işletmede çalışan insanların geleceğidir.
Tedarikçinin kazancıdır.
Esnafın hareketliliğidir.
Şehrin ekonomisidir.
Ve nihayetinde Türkiye’nin üretim gücüdür.
Bu nedenle Kayseri’deki her yatırımın, her yeni fabrikanın, her ihracat bağlantısının ve her girişimcilik hikâyesinin Cumhuriyet’in ekonomik kalkınma idealine yapılmış bir katkı olduğunu düşünüyorum.
103 yıl önce bize bir Cumhuriyet bırakıldı.
Ama aslında yalnızca bir Cumhuriyet bırakılmadı.
Bize bir sorumluluk bırakıldı.
Bize bağımsızlık bırakıldı.
Bize umut bırakıldı.
Bize gelecek bırakıldı.
Şimdi bizim görevimiz, bu emaneti bizden sonraki nesillere daha güçlü teslim etmek.
Bugün çocuklarımıza baktığımızda, onların nasıl bir Türkiye’de yaşayacağını düşünmek zorundayız.
Onlara sadece güçlü bir ekonomi değil;
iyi eğitim alan,
bilim üreten,
teknoloji geliştiren,
dünyayla rekabet eden,
emeğe değer veren,
üreten ve özgüvenli bir Türkiye bırakmalıyız.
Çünkü Cumhuriyet’in gerçek anlamı, sadece geçmişte ne kazandığımızla değil, geleceğe ne bıraktığımızla ölçülecek.
29 Ekim gecesi Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarken hissettiğim duygu tam olarak buydu.
Gurur…
Minnet…
Ve sorumluluk.
Gururluyum; çünkü böylesine büyük bir milletin ve tarihin parçasıyız.
Minnettarım; çünkü bugün üzerinde özgürce yaşadığımız bu ülke bize büyük fedakârlıklarla bırakıldı.
Sorumluyum; çünkü bu ülkenin geleceğine katkı sunmak hepimizin görevi.
Ben inanıyorum ki;
Cumhuriyet’i yaşatmanın en güzel yollarından biri de üretmektir.
Çalışmaktır.
İstihdam yaratmaktır.
Gençlere fırsat vermektir.
Teknolojiye yatırım yapmaktır.
İhracat yapmaktır.
Dünyaya Türkiye’nin gücünü göstermektir.
Ve bütün zorluklara rağmen geleceğe inanmaktır.
Çünkü 103 yıl önce bir millet nasıl imkânsızlıkların içinden bir Cumhuriyet doğurduysa, bugün de bizler Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında çok daha güçlü bir Türkiye’yi inşa edebiliriz.
Bunun için ihtiyacımız olan en önemli şey belki de yine aynı şey:
İnanç.
İnanç, emek ve mücadele.
Başta Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bu Cumhuriyet’in kurulması ve yaşatılması için mücadele eden bütün kahramanlarımızı rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
Onların kazandığı bağımsızlığı korumak bizim görevimiz.
Onların bıraktığı Cumhuriyet’i büyütmek bizim sorumluluğumuz.
Ve gelecek nesillere daha güçlü bir Türkiye bırakmak, hepimizin ortak borcu.
Cumhuriyetimizin 103. yılı kutlu olsun.
Yaşasın Cumhuriyet.
