
(Şennur Enginler yazıyor...)
Bodrum’da yaz mevsimi geldi mi sadece deniz, güneş ve tatil başlamıyor; yıllardır değişmeyen tartışmalar da yeniden alevleniyor.
Daha sezon başlamadan aynı cümleleri duymaya alıştık:
“Bu yıl sezon zayıf geçecek.”
“Rezervasyonlar beklenen seviyede değil.”
“Kimse gelmedi.”
Esnafın umudu, turizmcinin beklentisi, işletmecinin kaygısı… Herkes sezonun nasıl geçeceğini konuşuyor.
Sonra takvim temmuzu gösteriyor.
Bu kez aynı sokaklarda bambaşka cümleler yankılanıyor:
“Trafik kilitlendi.”
“Her yer çok kalabalık.”
“34 plakalı araçlardan geçilmiyor.”
“İstanbul’u Bodrum’a taşıdılar.”
Yıllardır Bodrum’u gözlemleyen biri olarak görüyorum ki değişmeyen tek şey, Bodrum’un her yaz yeniden tartışılması.
Bir yandan güçlü bir sezon isteniyor, diğer yandan gelen kalabalıktan şikâyet ediliyor. Turizm hareketliliği bekleniyor ama yollar dolunca huzurun kaçtığı söyleniyor. Yaz bitince ise aynı cümle kuruluyor:
“Şimdi Bodrum gerçekten Bodrum oldu.”
Bu yıl bu tartışmalara ekonomik gerçekler de eklendi.
Artan yaşam maliyetleri nedeniyle birçok kişi tatil bütçesini yeniden hesaplıyor. Kimisi Bodrum’da daha ekonomik seçenekler arıyor, kimisi ise kapı vizesinin sağladığı kolaylıkla Kos, Rodos ve diğer Yunan adalarına yöneliyor.
Ardından bu kez başka bir tartışma başlıyor:
“Yunan adaları Bodrum’dan daha mı güzel?”
“Yunan adaları dahamı ucuz?
Oysa mesele güzellik yarışı değil.
İnsanlar artık yalnızca güzel bir manzara değil; bütçelerine uygun, huzurlu ve kendilerini iyi hissedecekleri bir tatil deneyimi arıyor.
Bugün Bodrum sahilinde yaptığım sohbetlerde de bunun izlerini gördüm.
Yan yana hizmet veren iki beach işletmesi… Birinde kişi başı minimum harcama limiti 3.000 TL, diğerinde ise 1.500 TL.
Aradaki fark sadece rakamlarda değil, insanların tatil planlarında da kendini gösteriyor.
Gençlerle konuşuyorum.
“Denize girmek istiyoruz ama önce bütçemizi hesaplıyoruz.”
Genç bir kadın ise tek cümleyle duygusunu anlatıyor:
“Denizin keyfine fiyatlar gölge düşürüyor.”
Öte yandan işletmeciler de artan kira, personel, enerji ve işletme maliyetlerini anlatıyor. Onlara göre misafirler yalnızca bir şezlong kiralamıyor; sunulan hizmetin tamamına ödeme yapıyor.
Aslında iki tarafın da haklı olduğu noktalar var.
Ve elbette Bodrum yazlarının değişmeyen bir başka klasiği…
Lahmacun fiyatları.
Neredeyse her sezon sosyal medyada tek bir adisyon dolaşıma giriyor. Bir işletmede servis edilen yüksek fiyatlı bir lahmacun, kısa sürede bütün Bodrum’un fiyat politikasıymış gibi konuşuluyor. Oysa Bodrum, tek bir beach’in, tek bir restoranın ya da tek bir hesabın paylaştığı fotoğrafla anlatılabilecek kadar küçük ve tek tip bir şehir değil.
Bu yarımadada lüks beach kulüpleri de var, aile işletmeleri de… Dünya mutfaklarını sunan restoranlar da var, mahalle arasında yıllardır aynı lezzeti sunan esnaf lokantaları da… Ücretsiz halk plajları da var, özel işletmeler de…
Belki de Bodrum’u değerlendirirken en büyük hatayı, onu tek bir örnek üzerinden anlatmaya çalışarak yapıyoruz.
Bodrum’un asıl zenginliği, farklı beklentilere ve farklı bütçelere hitap edebilmesinde saklı.
Bugün biri gün batımını lüks bir beach’te izlerken, bir başkası havlusunu serip halk plajında aynı güneşi uğurluyor.
İkisi de aynı denize bakıyor.
Belki de kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi:
Gerçekten Bodrum mu değişti, yoksa bizim tatilden beklentilerimiz mi?
Çünkü Bodrum’un sorunu ne yalnızca lahmacun fiyatları ne de beach harcama limitleri…
Asıl mesele, herkesin kendi Bodrum’unu yaşamak isterken başkasının Bodrum’una tahammül edememesi.
Belki de Bodrum’un en büyük zenginliği tam da budur; aynı mavinin kıyısında herkesin kendine ait bir Bodrum bulabilmesi.
Sevgiyle, görüşmek dileğiyle…
