BIST 100
15.062,65 0,15%
DOLAR
45,3578 0,11%
EURO
53,4598 0,55%
GRAM ALTIN
6.890,41 1,09%
FAİZ
40,65 -0,12%
GÜMÜŞ GRAM
117,77 3,23%
BITCOIN
80.155,00 0,36%
GBP/TRY
61,8741 0,57%
EUR/USD
1,1781 0,47%
BRENT
100,49 0,43%
ÇEYREK ALTIN
11.265,83 1,09%
İstanbul Açık
İstanbul hava durumu
19 °
  • ANASAYFA
  • ŞÖYLEŞİ
  • Üretimin önündeki duvarları değil, Türkiye’nin önündeki yolu konuşmalıyız

Üretimin önündeki duvarları değil, Türkiye’nin önündeki yolu konuşmalıyız

12

(Esra Hasnalçacı yazıyor...)

Türkiye ekonomisini konuşurken gözümüz çoğu zaman büyük rakamlara çevriliyor. Büyüme oranları, ihracat rakamları, büyük yatırımlar, sanayi üretimi, yeni fabrikalar ve milyarlarca liralık projeler ekonominin görünen yüzünü oluşturuyor. Oysa bir ülkenin ekonomik gücü yalnızca büyük tablolarla ölçülmez. O tablonun arkasında her sabah kepengini açan küçük işletmeler, üretim bandını çalıştıran KOBİ’ler, ilk makinesini almak için yıllarca birikim yapan girişimciler, ailesinin geçimini işletmesinin geleceğine bağlayan sanayiciler ve üretime katılmak için cesaret gösteren kadınlar vardır.

Türkiye’nin ekonomik dayanıklılığının önemli bir bölümü tam da bu görünmeyen emekte saklıdır.

Bu nedenle bugün KOBİ’leri ve girişimciliği konuşurken yalnızca “Ne kadar destek veriyoruz?” sorusunu sormak yeterli değildir. Asıl sormamız gereken soru, verilen desteğin ne kadar hızlı biçimde üretime, verimliliğe, istihdama, ihracata ve kalıcı ekonomik değere dönüştüğüdür.

Çünkü destek vermek başka, üretimin önünü açmak başkadır.

Türkiye’de KOBİ’ler yalnızca ekonomik bir kategori değildir. Onlar aynı zamanda istihdamın, yerel ekonominin, tedarik zincirlerinin ve üretim kültürünün önemli taşıyıcılarıdır. Büyük sanayi kuruluşlarının yanında çalışan küçük tedarikçilerden, kendi markasını oluşturmaya çalışan aile işletmelerine; teknoloji geliştiren genç girişimcilerden, emeğini kooperatif çatısı altında ekonomik değere dönüştürmeye çalışan kadınlara kadar çok geniş bir üretim ağı bulunmaktadır.

Bir KOBİ’nin arkasında çoğu zaman yalnızca bir bilanço yoktur. Bir aile vardır. Çalışanların geçimi vardır. Banka kredileri vardır. Tedarikçilere verilen sözler vardır. Yıllar içinde oluşturulmuş bir itibar vardır. Bu nedenle küçük bir işletmenin büyümesine yapılan katkının etkisi, yalnızca o işletmenin bilançosunda görülmez. O katkı, bir ailenin geleceğine, bir çalışanın ekmeğine, bir şehrin üretim kapasitesine ve ülkenin ekonomik dayanıklılığına yansır.

KOSGEB gibi kurumların önemi de tam olarak burada ortaya çıkıyor.

Kamu destekleri, üretmek isteyen insanın önündeki finansman sorununu azaltabilir; makine ve teçhizat yatırımını kolaylaştırabilir, teknolojiye erişimi güçlendirebilir, danışmanlık ve belgelendirme gibi alanlarda işletmelerin gelişimine katkı sağlayabilir. Fakat günümüz ekonomisinde artık yalnızca destek miktarını artırmak yeterli değildir. Destek mekanizmasının kendisini de geliştirmek zorundayız.

Çünkü girişimci açısından bir destek programının var olması ile o desteğe ulaşabilmek aynı şey değildir.

Bir işletme sahibinin karşısına başvuru koşulları, belgeler, teknik şartlar, proje hazırlama süreçleri, değerlendirme aşamaları ve ödeme prosedürleri çıktığında bütün bunların kamu açısından belirli gerekçeleri olabilir. Kamu kaynağı kullanılıyorsa elbette denetim olmalıdır. Şeffaflık ve hesap verebilirlik korunmalıdır. Kaynakların doğru projelere yönlendirilmesi sağlanmalıdır. Ancak bütün bu süreçlerin ortak bir amacı vardır: Üretimi güçlendirmek.

Bu nedenle kuralın amacı üreticiyi korumak olmalı, üreticinin önüne geçmek değil.

Bence Türkiye’nin önümüzdeki dönemde kamu destekleri konusunda yapması gereken en önemli tartışmalardan biri budur. Daha fazla belge istemek yerine mevcut bilgiyi daha iyi kullanabilmek, aynı belgenin farklı kurumlara tekrar tekrar sunulmasının önüne geçmek, başvuru süreçlerini daha anlaşılır hale getirmek ve girişimciye süreç boyunca ne yapması gerektiğini açık biçimde göstermek artık bir tercih değil, ekonomik verimlilik meselesidir.

Çünkü küçük işletmenin sahibi aynı zamanda üretim sorumlusudur, pazarlamacıdır, satın almacıdır, personel yöneticisidir, müşteri temsilcisidir. Bazen muhasebe işlerini takip eder, bazen makinenin başına geçer, bazen işletmesinin elektriğini kapatıp son çıkan kişi olur.

Böyle bir işletme sahibinden aynı zamanda kapsamlı bir mevzuat uzmanı olmasını beklemek, kamu desteğinin ruhuna aykırı bir sonuç doğurabilir.

Girişimcinin en değerli kaynaklarından biri paradır. Ama tek kaynak para değildir. Zaman da sermayedir.

Ve küçük işletmeler için zaman, çoğu zaman paradan daha pahalıdır.

Bu nedenle kamu kurumlarının gelecekteki başarısını yalnızca kaç başvurunun onaylandığı veya ne kadar kaynak aktarıldığı üzerinden değerlendirmemeliyiz. Girişimcinin bu süreçte ne kadar zaman kazandığı, ne kadar doğru yönlendirildiği ve aldığı desteğin işletmesinde nasıl bir dönüşüm oluşturduğu da ölçülmelidir.

Kamu görevlisinin görevi yalnızca mevzuatı uygulamak değildir. Mevzuatın izin verdiği sınırlar içerisinde üreticinin önünü açacak yolu gösterebilmek de önemli bir kamu hizmetidir.

Kayseri KOSGEB Müdürümüz Sayın Ahmet Özbek ile gerçekleştirdiğimiz sohbetlerde benim açımdan dikkat çekici olan da bu yaklaşımın insani tarafıydı. Kamu ile özel sektör arasındaki ilişki yalnızca rakamlardan, dosyalardan ve mevzuattan ibaret değildir. Bu ilişkinin merkezinde insan vardır.

Girişimci çoğu zaman kamu kurumunun kapısını yalnızca “Ne kadar destek alabilirim?” diye çalmaz. Bazen daha temel bir sorunun cevabını arar:

“Beni anlayan ve yol gösteren birileri var mı?”

İşte kamu yönetiminde güven duygusu burada başlar.

Bir sanayici yatırım yapmak istediğinde karşısında yalnızca mevzuatı anlatan değil, mevzuat çerçevesinde çözüm yollarını gösteren bir kamu görevlisi görmek ister. Bir kadın girişimci yalnızca finansman değil, kurduğu işin sürdürülebilir olabileceğine dair bir yol haritası arar. Bir kooperatif yalnızca destek değil, ürettiği ürünü pazara nasıl ulaştıracağını bilmek ister.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde kamu desteklerinin temel kavramlarından biri “kolaylaştırıcılık” olmalıdır.

Kolaylaştırıcılık, kuralları ortadan kaldırmak değildir. Tam tersine, kuralları daha anlaşılır, daha erişilebilir ve daha işlevsel hale getirmektir.

Güçlü devlet, vatandaşına çok sayıda prosedür uygulayan devlet değildir. Güçlü devlet, kamu yararını ve denetimi korurken vatandaşının işini kolaylaştırabilen devlettir.

Kadın girişimciliği açısından mesele daha da önemlidir.

Türkiye’nin ekonomik büyüme potansiyelini artırmak istiyorsak kadınların üretime ve girişimciliğe katılımını yalnızca sosyal politika başlığı altında değerlendiremeyiz. Bu aynı zamanda doğrudan ekonomik büyüme meselesidir.

Bir kadın işletme kurduğunda yalnızca kendi gelirini artırmıyor. Ailesinin ekonomik kapasitesini büyütüyor, yeni istihdam oluşturabiliyor, bulunduğu çevrede başka kadınlara örnek oluyor ve ekonomik hayatın karar mekanizmasına yeni bir aktör kazandırıyor.

Bu nedenle kadın girişimciliğine verilen destek, finansal bir destek olmanın ötesinde ekonomik bir kapasite yatırımıdır.

Ancak burada da yalnızca destek miktarına odaklanmamak gerekir. Kadının o desteğe ne kadar kolay ulaşabildiği, hangi bilgiye sahip olması gerektiği, başvuru sürecinde kimden yardım alabileceği ve destek sonrasında pazara nasıl erişeceği de aynı derecede önemlidir.

Bir kadın girişimci bir kamu kurumunun kapısından çıktığında başka bir kurumun kapısında yeniden sıfırdan başlamamalıdır.

Kamu kurumlarının kendi arasındaki koordinasyon eksikliğinin maliyetini girişimci ödememelidir.

Aynı yaklaşım kadın kooperatifleri için de geçerlidir. Anadolu’nun birçok yerinde kadınların üretim konusunda çok güçlü bir potansiyeli var. El emeği, yerel ürünler, geleneksel üretim bilgisi ve girişimcilik arzusu önemli bir ekonomik değer oluşturuyor. Ancak üretmek tek başına yeterli değil.

Ürünü standardize etmek, markalaştırmak, ambalajlamak, dijital pazarlara taşımak, lojistik altyapısını oluşturmak ve sürdürülebilir müşterilere ulaşmak gerekiyor.

Bu nedenle kadın kooperatifleri konusunda üretimden pazara kadar bütün zinciri ele alan bir anlayışa ihtiyaç var.

Türkiye’nin ekonomik geleceğinde kooperatiflerin önemli bir rol üstlenebilmesi için kamu kurumlarının, yerel yönetimlerin, özel sektörün, ticaret ve sanayi odalarının ve diğer ekonomik aktörlerin daha güçlü bir koordinasyon içinde hareket etmesi gerekiyor.

Kayseri’nin bu noktada önemli bir avantajı bulunuyor.

Kayseri’de üretim yalnızca ekonomik bir faaliyet değil, aynı zamanda güçlü bir kültürdür. Ticaret geleneği, aile işletmeleri, sanayi tecrübesi, girişimcilik refleksi ve üretim kabiliyeti şehrin önemli ekonomik değerleridir.

Fakat dünya ekonomisi değişiyor.

Dün artık yalnızca daha fazla üretmek yetmiyor. Daha verimli üretmek gerekiyor. Teknoloji kullanmak, dijitalleşmek, enerji verimliliğini artırmak, nitelikli insan kaynağı oluşturmak, markalaşmak ve küresel pazarlara erişebilmek gerekiyor.

Bu nedenle Kayseri’nin güçlü üretim kültürünü yeni nesil üretim anlayışıyla buluşturmak önümüzdeki dönemin en önemli fırsatlarından biri olabilir.

Burada KOSGEB gibi kurumların rolü yalnızca işletmeye finansman sağlamakla sınırlı olmamalı. İşletmenin dönüşüm kapasitesini artırmak, teknolojiye erişimini kolaylaştırmak, verimlilik anlayışını güçlendirmek ve onu daha rekabetçi bir yapıya hazırlamak da destek politikalarının doğal parçası haline gelmeli.

Çünkü geleceğin KOBİ’si yalnızca ayakta kalan KOBİ olmayacak.

Dönüşebilen, öğrenebilen, teknoloji kullanabilen ve yeni pazarlara ulaşabilen KOBİ olacak.

Bu nedenle kamu desteklerinin başarısını da yeniden tanımlamamız gerekiyor.

Kaç dosya onaylandı?
Ne kadar para dağıtıldı?
Kaç işletme destek aldı?
Bunlar elbette önemli.
Fakat asıl sorular bundan sonra geliyor.
Kaç işletme büyüdü?
Kaç yeni istihdam oluştu?
Kaç işletme ihracata başladı?
Kaç yeni ürün geliştirildi?
Kaç işletmenin verimliliği arttı?
Kaç kadın girişimci işini sürdürülebilir hale getirdi?
Kaç genç kendi işletmesini kurdu ve büyüttü?
Kaç KOBİ destek sonrasında artık daha az desteğe ihtiyaç duyan güçlü bir işletmeye dönüştü?

Bence gerçek başarı burada ölçülmeli.

Çünkü kamu desteğinin nihai amacı destek alan işletme sayısını artırmak değil, destek sayesinde kendi ayakları üzerinde daha güçlü durabilen işletmelerin sayısını artırmaktır.

Bu anlayış bizi yalnızca destek dağıtan bir sistemden, ekonomik dönüşümü yöneten bir sisteme taşır.

Ekonomide bir başka kavramın da yeniden hatırlanması gerekiyor: Güven.

Yatırımın görünmeyen altyapısı güvendir.

Girişimci geleceğe güveniyorsa yatırım yapar. Sanayici önünü görebiliyorsa kapasitesini artırır. Kadın girişimci kendisine fırsat verileceğine inanıyorsa risk alır. Genç, kurduğu işletmenin büyüyebileceğine inanıyorsa girişimciliği tercih eder.

Kamu ile özel sektör arasındaki ilişkinin de güven üzerine kurulması gerekir.

Devlet girişimciye güvenmeli.
Girişimci devletin kurallarına güvenmeli.
Sanayici geleceğe güvenmeli.
Kadın kendi üretim gücüne güvenmeli.
Genç, bu ülkede kendi işini kurabileceğine inanmalı.

Bu güvenin oluşabilmesi için de öngörülebilirlik, şeffaflık, erişilebilirlik ve güçlü iletişim gerekiyor.
Türkiye’nin ekonomik geleceği yalnızca daha büyük bütçelerle değil, daha doğru tasarlanmış politikalarla şekillenecek.
Daha fazla destek kadar daha akıllı destek…
Daha fazla bütçe kadar daha etkili uygulama…
Daha fazla prosedür yerine daha güçlü rehberlik…
Daha fazla başvuru yerine daha fazla üretim…
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan yaklaşımın özeti bence budur.
Çünkü Türkiye’nin en büyük ekonomik sermayelerinden biri hâlâ üretme isteğidir.

Her sabah işletmesinin kapısını açan esnafın, atölyesine giren ustanın, fabrikasını çalıştıran sanayicinin, ilk ürününü satmaya çalışan genç girişimcinin ve kendi emeğini ekonomik değere dönüştürmek isteyen kadının taşıdığı bu irade, ekonomik büyümenin en güçlü toplumsal kaynaklarından biridir.

Devletin görevi onların yerine üretmek değildir.

Görevi, üretmelerini zorlaştıran gereksiz engelleri azaltmak, doğru zamanda doğru desteği sağlamak ve ihtiyaç duyduklarında karşılarında ulaşılabilir bir kamu mekanizması bulundurmaktır.

Kamu kurumları üreticinin karşısında duran bir duvar değil, üretime açılan bir kapı olmalıdır.

Bu anlayış yerleştiğinde KOSGEB yalnızca bir destek kurumu olarak değil, Türkiye’nin üretim kapasitesini büyüten ekonomik ekosistemin önemli aktörlerinden biri olarak daha güçlü bir rol üstlenebilir.

Bugün Türkiye’nin önünde çok sayıda ekonomik sorun olduğu kadar çok sayıda fırsat da var.
Yeni teknolojiler, yeni pazarlar, genç girişimciler, kadınların artan ekonomik potansiyeli, Anadolu’nun üretim gücü ve KOBİ’lerin dinamizmi bu fırsatların başında geliyor.
Bize düşen, bu potansiyeli bürokrasinin içinde kaybetmemek.
Girişimcinin enerjisini evraklara değil üretime yönlendirmek.
Sanayicinin zamanını prosedürlere değil yatırıma ayırmasını sağlamak.
Kadının cesaretini başvuru karmaşasında tüketmemek.
Kooperatifin emeğini raflara ve pazarlara taşıyabilmek.
Ve kamu ile özel sektör arasındaki mesafeyi azaltmak.
Çünkü ekonomik kalkınma yalnızca devletin yaptığı yatırımlarla veya özel sektörün yaptığı üretimle gerçekleşmez.
Gerçek kalkınma, devletin kolaylaştırıcılığı ile milletin girişimciliğinin aynı hedefte buluştuğu yerde ortaya çıkar.
Türkiye’nin geleceğini yalnızca büyük fabrikalar inşa etmeyecek.
Her gün işinin başına geçen milyonlarca insan inşa edecek.
Onların emeği, cesareti, fikri ve üretme iradesi bu ülkenin gerçek ekonomik gücüdür.

Bunun için artık daha fazla konuşmaktan çok daha iyi bir ekonomik zemin kurmaya ihtiyacımız var.

Üretene güvenen, yatırım yapana alan açan, girişimciyi dinleyen, kadının önünü açan, gençleri destekleyen ve bürokrasiyi amacına hizmet edecek kadar kullanan bir kamu anlayışına…

Çünkü mesele yalnızca bir işletmeye destek vermek değildir.
Mesele, o işletmenin yarın daha güçlü hale gelmesini sağlamaktır.
Mesele yalnızca bir girişimciye finansman sunmak değildir.
Mesele, onun kendi ayakları üzerinde durabileceği bir ekonomik ortam oluşturmaktır.
Mesele yalnızca bugünün üretimini artırmak değildir.
Mesele, Türkiye’nin yarının üretim kapasitesini inşa etmektir.
Ve bunun için ihtiyaç duyduğumuz temel yaklaşım çok açık:

Üretene güveneceğiz, üretimin önünü açacağız, gereksiz engelleri kaldıracağız ve kamu desteğini insanın zamanına, emeğine ve gerçek ihtiyacına saygı duyan bir anlayışla yeniden güçlendireceğiz.

Çünkü üreten insanın önünü açtığımızda yalnızca bir işletmenin değil, bir şehrin ve nihayetinde Türkiye’nin önünü açmış oluruz.

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?